Anne Ben Feminist Oldum

En son güncellendiği tarih: Oca 2



Kendi eylemsizliğime ve konformist duruşuma gerekçe olarak sunduğum ve bir zamanlar arkasına sığındığım "Benim zamanımda gençler hep apolitikti." klişesini çok severdim. Klişe; çünkü olan bitenden bihaber oluşum elbette ki sadece benim sorunumdu. Diğer taraftan da gerçek; çünkü hakikaten çevremdeki hiç kimsenin devletin herhangi bir unsuru ile bir sorunu yoktu. Dolayısı ile politika konuşan, devlete öfkelenen ve şimdiki gibi bu öfkesini bir kimlik gibi yanında taşıyan kimseler de yoktu.


Türk siyasetini izliyordum. Ali Kırca ile "Siyaset Meydanı" nda.


Roman ve öykü dışında hiçbir metin okumuyordum. Niye okuyayım? Ne gazete okumayı seviyordum ne de politik haberleri veya makaleleri. Akşam yemeği saatine denk gelen Ana Haber bültenlerini de öfleye püfleye izlerdim ki; babam benim mızmızlanmamdan sıkılıp kanal değiştirsin.


Sonra üniversite dönemi başladı.


Siyasi bir söyleme, duruşa, haklı bir direnişe ilk defa o dönemde şahit oldum.


Zaten hangi direniş haksızdır ki?


Cumartesi Annelerini izlediğim ilk andan itibaren ülkedeki adaletsizlik ve eşitsizlik benim için daha görünür oldu. Üniversitede, staj yaptığım işletmelerde, pasaport çıkartmak için gittiğim emniyette, trafikte, toplu taşımada, çalıştığım şirkette...


Çalışan bir kadın olarak değer kattığım anların tadını çıkaramadan, hiçbir zaman memnun olmayan insanlara ve sisteme karşı kendimi ispatlama çabasına giriştiğimin farkına ancak bir kadın mücadelesinin içine girdiğimde vardım. Bir anne olarak kızlarımı bekleyen geleceğe sinsice pusu kurmuş patriarkal düzeni, onların yaşamını etkileyebilecek kararları iki dudaklarının arasına sıkıştırmış eşitsizliğin bekçilerini gördüm.


Önce bir kız çocuğu sonra genç bir kadın olarak bedenimin tehlikeli olduğu, giydiğim kıyafetin, attığım kahkahanın, sinirlenip ettiğim küfrün, sokağa çıktığım saatin, mimiklerimin, sürdüğüm ojenin, oturuşumun, yürüyüşümün, kısacası beni ben yapan hemen hemen her şeyin başkalarınca belirlenmiş "aşırılığında" maruz kalabileceğim tacizin, tecavüzün, ısrarlı takibin müsebbibi olarak görüleceğim işlendi beynime yıllarca. Bir kadındım. Ama "adam" gibi dinlemeli, "adam" gibi işimi yapmalıydım.

Herhangi bir şeyin doğru ve beklenen şekilde yapılması sanki tek bir cinsin tekelindeymiş gibi. Yıllarca yalnız yaşayan, kendi işini kendi gören, evinin boyasını yapan, dolap tamir eden, anten kuran, elektrik anahtarlarını değiştirebilen bir kadındım. Ama evlendikten sonra bir erkek dururken, eve gelen usta ile ben konuşamazdım. Çünkü bu bir "erkek" işiydi.


"Kadınların en büyük düşmanı yine kadınlardır."



İşte bu da en sevmediğim klişe söylem.


2016 yılıydı sanırım. Kadın Meclislerinin Kadıköy'deki tanışma toplantısına gitmiştim. Hiç kimseyi tanımıyordum. Aslına bakarsanız örgütlü bir mücadelenin içinde olmak ne demek, onu da bilmiyordum. Sadece içimde şiddet gören ve öldürülen kadınlar için güçlü bir mücadele etme isteği vardı. Toplantının yapılacağı yere girdiğimde, orada olan bütün kadınlar büyük bir içtenlikle aralarına kabul ettiler beni. Orada inanılmaz bir kadın dayanışması, birliği hissettim. Görüşünüz, diliniz, dininiz, sosyal statünüz ne olursa olsun, adil ve eşitlikçi bir anlayışın yerleştiği bu güzel birliğin içinde olmaktan işte ilk o gün gurur duydum.


Onlarla birlikte çok şey öğrendim. Geliştim. Yeniden "kadın" birey olduğumu hissettim. Kadını ve erkeği cinsiyetlerine göre değil, birer "birey" olarak değerlendirmenin toplumda eşitlik konusunda ne kadar çarpıcı bir ilerleme yaratacağını, kadın cinayetlerinin politik olduğunu, sergilenecek güçlü bir irade ile çok kısa bir zamanda çözülebileceğini, cinsiyet temelli rollerin bireylere dayandırılmadan toplumsal cinsiyetsiz “kişiliğe” ulaşılabileceğini bu can kadınlardan öğrendim.


Şiddet gören kadınların davalarında "Asla Yalnız Yürümeyeceksin!" sloganı ile adliyelerin önünde o kadınları beklemeyi, kadın cinayeti davalarında öldürülen kadınların ailelerine bir omuz olmayı, onların mücadelesine bir ses daha katmayı, hiçbir kadının şiddetin herhangi bir türüne karşı asla yalnız mücadele etmeyeceğini gördüm.


Kadınların en büyük dostu yine kadınlardır!


Net Bilgi. Gittim. Gördüm. Yaşadım.


Ve evet, bir trend veya moda bir akım diye değil. Yıllardır duyup da bir ucundan tutmadığım, merak etmediğim, "Bu da neymiş?" deyip de açıp okumadığım bir kavramın, teorinin içine düştüm. Kendime feminist diyebilir miyim; emin değilim hala. En fazla işte bu başlıktaki gibi, altını henüz çok dolduramadığım bir müjdeyi anneme verir gibi, kısa ve arkası yarınlı bir süreçteyim diyelim.


Sadece şunu söyleyebilirim; benim "feminist teori" ile ilgili başkaldırım aslında teorinin kendi çıkış noktası ile yani kelimenin kökeni ile aynı.

Feminizm, Latince’de kadın anlamına gelen “femina” sözcüğünden türemiş.


Kavram, “güven, namus ve özgürlük" anlamına gelen “fe” ve eksik anlamına gelen “minis” sözcüğünden oluşmakta. Bence kelimenin kökenindeki bu kavramsallaştırma dahi aslında feminist teorinin çıkış noktası olabilir.


Çünkü “feminus” namusu ve özgürlüğü olmayan, “güvenilmez”i niteleyen bir anlamı halihazırda “kadının” içinde barındırıyor.


Ve dostum işte bu, kadın manifestosunu yaratan tarihteki en büyük patriarkal hatadır!


Aklınızdakileri Benimle Paylaşın

© 2020 by Uykusuz Klavye. Created By Featdoor​