Fosil Kamil

En son güncellendiği tarih: 21 Ara 2020


Sevgili Mertcan, Bu mektubu aldığında şaşıracaksın. Eminim. Okur musun bilmiyorum ya, yine de yazıyorum. Bunaldım oğlum. Kafayı tırlattım ya da tırlatmak üzereyim. “Alt tarafı iki ay oldu ulan! Ne yumuşak çıktın!” diyeceksin biliyorum, deme! Burası bildiğin gibi değil. İki aydır sanki farklı bir gezegende, uzaylılara insanlığı tanıtmaya çalışıyorum.


İnsanlık… Nedir? Nerede bulunur? gibi temel sorulardan başladık. Fakat bir ilerleme yok. Tam tersi bende bir gerileme var gibi. Mesela şu anda bana “İnsanlık nedir?” diye sorsan, tuvalet kâğıdı derim. Maalesef burada yok.

Burada, taharet musluğunda abdest almak var. Tuvalet kâğıdını ara ki bulasın. Sonra herkes kamufle. Dışarıdaki dünyaya, kendine… Sen adama sıçarken kenefi nasıl tutturacağını öğretmeye çalışırken, o sana fayansa çişinle adını nasıl yazacağını gösteriyor.

Askerliğimin bitmesine daha dört ay var. Askerliğin aslında. Bu boktan mecburiyeti yerine getiriyor olmam onu sahiplenmem anlamına gelmiyor çünkü. Bizim arkadaşlardan geçen sene yapıp dönenler olmuştu. Biliyorsun. Hatta ben de yüksek lisansa kapağı attım diye hep beraber Mükellef’e ıslatmaya gitmiştik. Yahu onların anlattıklarını dinleyince; Vietnam’da ulusal kurtuluş cephesinde savaşmışlar zannederdin. Hatırlıyor musun? Ne gülmüştük o akşam. Palaskalar, silahlar, şarjör doldur boşalt. Müfreze. Bir Oliver Stone filmi. Bunların anlattığı onun kötü bir kopyasıydı tabi. Askerlik anılarını da intihal yasasına dahil etmeliler kanka!

Çoğu erkeğin kafasında askerlik kışlaya girince başlar ya. Nasıl büyük bir yanılgı bu! Çünkü askerlik kışlaya girince değil, asıl ilk içtimada başlıyor.

Kütahya’daki İl Jandarma Komutanlığı’na geldiğimde öğrendiğim ilk şey bu oldu. Kapıda bizi karşılayan Muharrem komutan seve seve öğretti sağ olsun. Kendisi uzman çavuş olur. İlk gün eşyalarımızı yerleştirdikten sonra terziye gidip kamuflaj ve postallarımızı almamızı saat ikide de içtima alanında toplanmamızı söyledi. Zaten ilk defa o dakika bir şey söylüyorlar. Sonrası hep emir-komuta zincirinin güzide dil örnekleri.

Neyse biz denileni yaptık. Gittik kamuflaj ve postalları terziden aldık. Sonra da söylenilen saatte çıktık alana. Benimle birlikte otuz kişi daha var kısa dönem. Hiçbirimiz buraya ait değilmişiz gibi davranıyoruz. Lisede yapılan çay partilerinde aynı abazanlığı paylaşan yeni yetmeler gibi doğal bir seleksiyonla diğerlerinden ayrılıp küçük bir grup oluşturduk.

Ben, Nazım, Mert ve Selim. Süper çocuklar. İstanbul’da mutlaka tanıştıracağım sizi.

Nazım bir yayınevinde editörmüş buraya gelmeden. Nişanlı. Evlenmeden önce şu yükten de kurtulayım demiş. Yük. Lan hani mecburiyetti bu? Mecbur olunan şey ağır geliyor insana demek ki. Evlilik de mecburiyetten. Değil mi? Bak bir süre sonra o da ağır geliyor adama.

Ne diyordum? Hah! Mert ve Selim. Onlar evli. Zaten okuya okuya ancak buraya kadar erteleyebilmişler. Geç gelen mutluluk. Onlar için. Benim için değil. Pek bir heyecanlı ikisi de.

Aralarında bir ben hazırlıksız yakalanmışım. Biliyorsun iş yerinden apar topar asker kaçağı diye alıp götürdüler.

Öğrenci işlerindeki kevaşe unutmuş tecil dosyasını göndermeyi.

Sahi arayıp sordu mu beni hiç?

Neyse, Muharrem Komutan geldi sonra. Hizaya dedi. Biz de işte beden eğitimi dersinden aklımızda kaldığı kadarı ile hizalandık. Komutanın yüzü gerim gerim. Biraz sonra harp çıkacak sanki. Biz çoktan gazi olmuşuz gibi kırık dökük hizalandık. Sonra komutan konuşmaya başladı.

“Hepiniz hoş geldiniz. Biliyorum bu sizin için zor bir süreç. Bazılarınız ülkenin en iyi okullarında yetişmiş, tahsilli, nitelikli kişiler. Hayatınızın en verimli döneminde burada olmak elbette hepiniz için zor olmalı.”

“Hay ağzını yiyeyim! Dillerine bal döktüğüm komutan!” diye içimden geçiriyordum ki;

“Laaaan! Arkadaki gözlüklü! Senin duruşunu seveyim! Doğru dur lan! Oğlum niye hazır ola geçmiyorsun?”

Gözlüklüde ses yok.

“Burası ananızın damı değil, devletin damı. Asker ocağı! Benim karşımda hazır ola geçeceksiniz. Bana da komutanım diyeceksiniz. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı.”

“Anlaşıldı değil lan! Emredersiniz komutanım!”

“Emredersiniz komutanım.”

“Kurallara uyarsanız güzel güzel geçiniriz. Şimdi dağılabilirsiniz.”

Dağıldık.

“Piiisst. Lan hoca! Sipsi kralı mısın sen? İki dal versene lan.” Askerliğin nizamı içinde bu kadar hırpani gözükebilen başka bir insan evladı var mıdır bilmiyorum kanka. Sokakta görsen yolunu değiştirirsin, öyle bir tip. Sonradan öğrendim herife “Fosil Kamil” dendiğini. Askerliğini türlü türlü sebeplerden uzatıp duruyormuş.

İşte bu Fosil Kamil, Marlboro paketini görünce koğuşun öte yanından uçtu yanıma. Elimdeki paketten iki dal uzatacaktım ki; paketi kapıp gitti. Üst ranzadaki çocuk; adının İbrahim olduğunu sonradan öğrendim, takışma bununla, manyak o dedi.

“Niye bana hoca dedi?” diye sordum.

“Kısa dönemlere öyle derler burada. Aldırma. Sen de bir süre sonra alışırsın jargona. Yeter ki bu fosille uğraşma. Şafağının ucu bucağı gözükmüyor bunun. Kaç kez disko gördüğünü kendi bile hatırlamıyor.”

“Disko mu?”

“Ohooo, hocam sen uzaydan mı geldin? Diskoyu da mı bilmiyorsun? Cezaevi yani! Hücre cezası gibi. Kapiş?”


İbrahim’le konuşurken gözüm bir taraftan da diğer kısa dönemleri arıyordu. Mert’le Selim sağ taraftaki ranzayı almışlar. Nazım, ileride biraz önce benden sigara paketini aşıran fosilin yanında. Alfasını bulan kurt gibi gevrek gevrek gülüyor. Dikkatimi tekrar İbrahim’in anlattıklarına verdim.

“Sabah beş buçukta koğuş kalk, sekizde de içtimaya çıkılır.”

“E neden o kadar erken kalkılıyor ki o zaman?”

“Saat altıda mıntıka temizliği yaptırıyorlar çünkü. Bir de her gün temiz tıraşlı olman gerekiyor, yoksa komutan ızdırabın olur, benden söylemesi.” deyip ranzanın üst katında gözden kayboldu. Biraz sonra kafasını aşağıya tekrar sarkıtıp tek dal sigara istedi. Sigara içmemesine rağmen ki bunu da sonradan öğrendim, fosile vermek için topluyormuş.

Beni bilirsin. Pratik adamımdır. Sabah tuvaletteki hengameden yırtmak için akşamdan tıraş oldum. Tek akıllı benim çünkü.

Sabah beş buçukta koğuş kalk borusu öttüğünde…yok lan şaka şaka! Ne borusu? Tabi ki boru falan ötmüyor. Kaçıncı yüzyıldayız! Adamın biri geliyor, boru gibi sesiyle “Koğuş kalk” diye bağırıp, koğuş kapısını yumrukluyor. Yetmiyor, üzerine bir de ışıkları yakıp kapatıyor.

Neyse kalktım ben. Tuvaletteki tıraş sırasından yırtmışım, giyinip çıktım alana. Mıntıkam PerLoj ofisi, personel lojistik yani.

Yürüyorum o tarafa doğru, arkamdan bir ses; “Gel lan buraya!”

Tıpış tıpış…

“Bu sakallar ne?”

“Komutanım...”

“Söz vermeden konuşmayacaksın!”

“Emredersiniz.”

“Dur lan! Lafımı bitirmedim daha!

“Oğlum sen ne biçim üniversite mezunusun? Lan ben demedim mi sabah içtimaya çıkmadan cillop gibi olacaksınız diye! Bir tek sen mi akıllısın? Çakal mısın lan sen?”

Ağzımı açıp tek kelime edemedim.

“Oğlum konuşsana, dilini mi yuttun?”

“Komutanım..”

“Lan, bir de cevap mı vereceksin! Çarşını kitlerim ulan senin! Bir daha adam gibi tıraşını olacaksın!”

“Emredersiniz komutanım”

Akşam saat altıda dağıldık. İbrahim geldi yanıma. Hani üst ranzamdaki çocuk.

“Seninkine koğuş nöbeti kitlemişler” dedi.

“Benimki kim?”

“Nazım’ı diyorum.”

“Ee?”

“On iki – iki nöbetini. Kâmil, kesin bir pislik yapacak. Seninki çok yalaklandı fosile.”

“Ya bu Kamil neyin nesi? Neden herkes çekiniyor ondan?”

“Hocam adam hapçı psikopatın teki. Komutanlar bile illallah diyor heriften. Adam kafasının üstünde dam, önünde yemek var diye gelmiş askere. Kapak atmış resmen. Gitmeye niyeti yok, o yüzden sürekli askerliği uzatacak işler peşinde.”


Mert ve Selim de geldiler yanımıza sonra. Sarı jandarma binasının etrafında dizili banklardan birine oturduk. Selim sigara paketini çıkarıp uzattı ortaya. İbrahim bir tane alıp, cebine attı. Akşam yemeğine kadar havadan sudan konuştuk. Ekim ayındaydık ama Kütahya’nın insanın içine işleyen soğukları başlamıştı bile. Çorak araziden dört nala koşan rüzgâr demirden bilyeler gibi bedenimize saplanıyordu. Sigaraları çabucak içip yemekhaneye gittik. Nazım’ı bulduk. Keyfi yerindeydi. Yemekten sonra gazinoda görüşürüz deyip bizden önce kalktı.

Gazinodan sonra koğuşa geldiğimizde bizim lisenin yatakhanesindekilere benzer bir curcuna vardı. Bazı uzun dönemler hep bir ağızdan bağırıyorlardı.


Torun tombalak Baston piston, Sekman silindir Karbüratör bijon, Alt devre, çömez, çuval, bilet, poşet Ses keeeeees şafak dinleeee!

Bak şimdi İbrahim yukarıdan yazdırıyor bunları bana. Sana da çok selamı var.

Neyse işte ben bu curcunayı görünce abicim “Ne oluyor İbrahim?” diye sordum.

“Hocam, bunlar şafağı aydınlık olanlar. Alt devrelere nispet yapıyorlar. Üç yüzü görmüş adamlar, şimdi on günleri kaldığı için gidene kadar inletirler koğuşu böyle”

Baktım Kamil, badi badi geliyor bizim tarafa.

“Lan, koğuşun ebesini siktiniz!”

Bağıranlardan biri atıldı hemen.

“Abi, üç yüz birleri gördüm, size de on gün borum olsun be abi çok mu?”

“Ulan sizin gibi kaç tane yolladım ben. Bir susun da kafayı tıraşlayalım.”

Bağıranlar ranzalarına dağıldı hemen. Kamil’in lafının üstüne laf söyleyip de şafak uzatmayı hiçbiri istemiyordu.

Gece İbrahim’in dürtmesiyle uyandım.

“Hocam, bak demedim mi? Seninkine sıkıntı çıkaracak bu fosil diye.”

Uyku sersemi gözlerimi kısıp koğuş kapısına baktım. Nazım’ın nöbet sırasıydı. Kâmil de koğuş kapısının arka kısmına denk gelen kuytuda bira içiyordu. Nazım resmen yalvarıyordu fosile.

“Yahu manyak mısın be adam? At diyorum o birayı hemen.”

“Zoruna mı gitti nöbet ağacı! Al canın çektiyse bir fırt al hadi” deyip uzattı bira kutusunu Nazım’a. Tam o sırada Muharrem Komutanın sesini duyduk.

“Laaan! Ulan sizi bana parayla mı verdiler lan!”

“Komutanım, ben…”

“Kes lan! Konuş dedim mi ben sana? Hazır ola geçeceksiniz önümde. Ver lan o elindekini. Alem mi yapıyorsunuz nöbette? Ulan pavyon mu lan burası! Askerdesiniz godoşlar!”

Sessizlik. Nazım’dan. Kâmil ya kafayı bulmuş ya da bilerek yapıyor belki. Gülmeye başladı.

“Ulan godoş! Ulan haysiyetsiz! Komutanının önünde gülmek ne demek pezevenk?” sesi şimdi daha gür çıkıyordu Muharrem komutanın. Koğuşta bizden başka birkaç kişi daha uyandı. Ranzalarda tedirgin kıpırdanmalar oldu.

“Ben demedim mi lan sana bu gece kolluk bende, kıllık bende diye! Görürsünüz lan size neler yapacağım ben!” deyip uzaklaştı.

Ertesi sabah içtimadan sonra Alay Komutanı Nazım’la Kamil’i çağırttı odasına.

Nazım süt dökmüş kedi gibi, Kamil’se sık ziyaret ettiği bir ahbabını görecekmiş gibi umursamaz, haberi getiren komutanın postasını takip ettiler. Sonra uzun dönemlerden biri getirdi haberi. İkisine de hücre cezası vermiş alay komutanı.

“Ben demedim mi hoca! Bu fosil pislik yapacak diye. Kurunun yanında yaş da yandı. Yazık oldu valla Nazım abiye.”

İnan ne Nazım ne de fosil umurumdaydı. Elimdeki tabldotta ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aklıma, buraya gelmeden önce senin o öğrenci işlerindeki kevaşe için bana dediklerin geldi.

“Ona öyle demezler İbrahim. Sıçılacak ağız göte yakın durur derler.” dedim.

İbrahim’in yüzü galvanik bir iştahla kabardı. Ağzı aralandı. Lafımın üzerine ne söyleyecek diye beklerken o tabldota bakıp “Kapuska, hoca bu” dedi.

İşte böyle kardeşim. Şimdilik benden bu kadar. Kendine iyi bak, herkese de benden selam söyle.

***

Fosil Kamil öyküsü, ilk olarak SenveBen dergisinde 30.11.2017 tarihinde “Asker Ocağı” başlığı ile yayınlanmıştır.

7 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Aklınızdakileri Benimle Paylaşın

© 2020 by Uykusuz Klavye. Created By Featdoor​