Koca Bir Zamandı Senin Adın

En son güncellendiği tarih: 21 Ara 2020


Yabani bir hayvandır aşk, gelip kurdu yuvasını kırık kalbime.* Rammstein

Ceketini alıp tam evden çıkacakken dönüp ‘Hoşça kal’ dedi sadece.

Kapattım.

Kapıyı.

Kendimi.

Giderken ellerimle onu kollarından yakalamak, omuzlarından tutup sarsmak istedim aslında. Öyle gitmişti ki… Tutsam dahi, bir yalanın soğuk rüzgarı çarpacaktı ellerime. Oysa şimdi anlıyorum. Ben hep o yalanın gerçekleşme ihtimalini tutuyormuşum avuçlarımda. Hep varmış gibi davranıyormuşum. Hep olacakmış gibi.

Gitti.

Taaa ne zaman hem de… Bir varmış, bir yokmuş gibi. Zaman zamanda, kalbur samanda iken. Develerin tellal, pirelerin berber olduğu zamanlar kadar uzak. Sahi var mıydı öyle bir zaman?

Vardı.

İşte o zamanda ben, Filiz’in yeni açtığı mağazanın üst katında, İstanbul’dan gelen elbiseleri deniyordum. Önceleri sırf eğlence olsun diye başladığım bu gönüllü modellik işi, Instagram sayfasına yüklediğimiz fotoğraflar pek bir beğenilince, artık neredeyse gerçek bir işe dönüşmüştü. Filiz artık her yeni gelen partide beni çağırıp gelen parçaları denettiriyor, beğendiklerinin fotoğrafını çekip Instagram’a yüklüyordu.

O gün mağazada birkaç müşteri vardı. Aşağıdan onların konuşmalarını, askılardan alınan elbiselerin birkaç saniye arayla tekrar yerine asıldığını duyabiliyordum. Sonra birden Filiz’in heyecan ve şaşkınlıkla haykırdığını duydum.

“Ayyy inanmıyorum yaa! Nereden çıktın sen?”

Aynı anda içeriye kalabalık bir grubun girdiğini belli eden konuşmalar, kahkahalar… Kulaklarımla dikkat kesilip gelenlerin kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sonunda dayanamayıp inmeye karar verdim. O anı öyle net hatırlıyorum ki… Sanki metroda hızla giden bir trenin camından dışarıya baktığınızda, o uzayıp giden görüntünün birden donması gibi.

Kalabalığın içinde iki çift gözün birbiri ile buluşmasına tanıklık eden sağır bir sessizlik. Ve o sessizliğin, içimde yankılanan gürültüsü. Gümbür gümbür. Sanki o ana dek hiç var olmamışım, bir kozanın içindeymişim gibi yaprak yaprak açılıyordu ruhum.

“Aaa Zeynep, gel gel. Bak kiminle tanıştıracağım seni.”

Halbuki tanıyordum ben onu. Kalbimin diğer yarısı, ruhumun öte tarafıydı.

“Merhaba. Umut ben.”

“Merhaba. Zeynep.” diyebildim, uzattığı elini tutmaya çalışırken.

Yumuşacıktı elleri. Sıcak, gülen ellerdi. Dünyanın bütün coşkusunu, kahkahasını taşıyan türden. Dokunduğunuzda sizi de aynı coşkuyla sarıp sarmalayan, bir daha hiç bırakmak istemeyeceğiniz eller.

Dilim ağılanmış gibiydi. Ağzımı açmadan öylece bakıyordum Umut’a. Durumun garipliği yanaklarımı da kızartmıştı üstelik. Mağazanın ayna kaplı duvarlarından yansıyan görüntüme takıldı gözüm. Ellerim. Hala el ele duruyorduk.

Sonra sanki çocuksu bir sırrı açığa çıkarmış gibi hınzırca gülümseyen Filiz’le göz göze geldim.

“Eee Umut’cuğum, ne zamana kadar buradasınız? Bak yine öyle geçen seferki gibi bir iki günle kurtulamazsın.”

Bırakmadı elimi cevap verirken. Kenetlenmeye hazır iki uydu gibi birbirimizin çekim alanına sürüklenmiştik. Hızla.

Umut, Amerika’dan tatil için gelmişti. İzmir’de sadece bir gün kalıp, kuzenleri ile birlikte Çeşme’deki yazlıklarına gideceklerdi.

Ben de gittim.

“Sen de gelsene,” dediğinde tanışalı henüz bir saat bile olmamıştı. Filiz’in ve kuzenlerinin şaşkın bakışlarına aldırmadan “Olur,” demiştim. Yıldır yıldır telekli bir duygu kanatlanmıştı o an önümde. Umut, beni sürükleyen rüzgar. Aşkı hiç tatmamış bedenim sıcacık bir kumsaldaydı artık. O tadı bilip de ondan vazgeçmek olur muydu? Savruldum ben de. Rüzgarı boynuma battı, ıslak dudakları gezindi göğsümde. Soluğumu koklarken göz göze geldik. Öptü. Öptü. Öptü.

“Sen benim için yaratılmışsın,” diyordu. Her sözü, her dokunuşu artık doğada var olmadığımı, bambaşka bir boyuta geçtiğimi fısıldıyordu bana. Başka bir şey olmuştum artık. Bir tutam hayat koparmak için kendime, onun aşk kokan nefesine sığındım.

Ta ki, ayrılık günü gelip çatıncaya dek…

Bir andı sadece.

Zaman, âşık olduğunda tek bir andı.

Zor oldu ayrılmamız. Benim kendi gerçek dünyam, onun kendi gerçek dünyası ile karşılaştığında kocaman engeller çıkarıyordu önümüze. Hava alanındaki son anlarımızda sözsüz bir anlaşmanın tarafları gibi iyi niyetli kabullenişlerle susuyorduk birbirimize. Hiç konuşmadan. Köksüz, sürgün vermeyecek saksı çiçekleri gibiydi cevap bulmayan vaatlerimiz. Nerede, ne zaman olursa olsun birbirimize ait olacaktık. Elbette. Hiç kopmayacaktık.

Kesinlikle. Bayram tatilinde ilk ben gidecektim. Mutlaka. Sonra Noel’de o gelecekti. Tamam. Bu arada ben Amerika vizesine başvuracaktım. Vaatler, sözler, ihtimaller ile mayalanmış bir sürü hayalle dolduruyorduk özlem heybemizi.

“Sen benim için yaratılmışsın, bunu asla unutma!” derken ellerimiz bir daha hiç kavuşmamak üzere ayrılıyordu aslında.

Altı ay sonra haberi geldi.

Birkaç haftadır ulaşamıyordum zaten. Git gide görüntülü konuşmalarımız, yazışmalarımız azalmıştı. Filiz’e sorularım, onun da canını sıkmaya başlamış, o da benden uzaklaşmıştı. Umut’u tanıyan kimse yoktu hayatımda. Bu kadar yakınken, aslında bu kadar uzak olduğumuzu anlamak canımı yakıyordu.

Sonra bir gün Filiz geldi bana.

“Seninle konuşmam gereken önemli bir konu var,” dedi.

“Sana o gün anlatmaya çalıştım. Ama öyle kendinde değildin ki. Aslında ikiniz de. Bir aşk sarhoşluğuna kapılmış gidiyordunuz. Anlık bir şeydir, gelip geçici bir duygudur deyip sustum. Ama artık yeter! Kendini hiç değmeyecek bir insan için mahvediyorsun Zeynep. Geleceğini, aileni, her şeyi… Kendini toparlaman için bir dost olarak bunu söylemeyi en başta kendime borçluyum, çünkü seni kaybetmek istemiyorum. Yine de duyacaklarından sonra ne yaparsan yap artık ben yokum.”

Şaşırmıştım. Bu ana dek hep sessizliğini koruyan Filiz, o sessizliğini basit bir kıskançlık olarak gören ben; şimdi uzak diyarlardan birbirine en soğuk, en mecburi cümleler ile mektuplar yazan iki ayrı dünyanın insanları gibi bir girdapta dönüp duruyorduk.

“Ne söyleyeceksen söyle Filiz!” diye patlayıverdim birden.

“Sana o gün Çeşme’ye gitmeye karar vermeden önce de anlatmaya çalıştım ama anlamadın. Bak kızım, Umut benim çocukluk arkadaşımdır. Onu herhalde bu dünyada benden iyi tanıyan başka biri yoktur. O gün mağazada olan her ne ise, tamam dedim, zaten çocuk bir iki haftalığına burada, belki sıcak bir yaz aşkı iyi gelir ikisine de. Bu kadar dallanıp budaklanacağını düşünmemiştim. Ama kazın ayağı öyle değil be Zeynep. Bak bu adam evli.

Amerika’da bir karısı var. Tamam, o da zor zamanlardan geçiyordu, mutlu değildi. Hatta belki sana bunları o yüzden söylemedi ama işlerin bu denli rayından çıkacağını o da bilmiyordu kesin”

“İşlerin mi???” diye sözünü kestim hemen.

“Ne işinden bahsediyorsun sen?! Sana aylardır Umut’u soruyorum ben! Şimdi mi anlatıyorsun bunları? Yazıklar olsun sana Filiz! Defol! Artık hiçbir şey duymak istemiyorum! Defol evimden! Bir daha da asla arama beni!”

Söyledim mi bunları gerçekten? Sesim söz oldu mu o anda?

Yoksa sesi olmayan bir çığlık mıydı bu? İçimdeki acı yırtıcı bir hayvan gibi boğazımı parçalıyor, içime bata bata dışarı çıkmaya çalışıyordu. Bu ben olamazdım. İçimde yükselip, alçalan, fırıl fırıl dönen bu öfke benim olamazdı.

Filiz, kapıdan çıkarken kursağıma dizili sözcükler bir bir yuvarlanıp yere düşüyordu ve ben nasıl olup da bu kadar aldandığımı kendime soruyordum. Kimdim ben? Ne yapıyordum burada? İçimi bulandıran nefretle Filiz’in çıkıp gittiği kapıyı dövüyordum. Öldürmek istiyordum onu.

Yandım. Yıkıldım. Nefesim parçalıyordu boğazımı. Ölmek, öldürmek, parçalanmak, un ufak olup dağılmak istiyordum. Kabuk kabuk açılan bir ruhum varmış meğer. Her bir katmanını aşk ateşiyle yana yana açtığım. Özüme, en derinime inip karanlığımı gösterdi bana. Aşk, insanı kendi karanlığı ile tanıştırıyormuş. Ne doğru! Gözlerim alışmışken onun parlak ışığına, aslında kendi karanlığıma çekildiğimi fark etmemiştim.

Bir daha haber almadım Umut’tan. Ara sıra kendimi frenleyemediğim anlarda onun sosyal medya hesaplarına bakıp hayatının ne yöne aktığını görmek istiyordum. Ne kendisinden ne de Amerikalı karısından izler vardı paylaştığı fotoğraflarda. Sonra bir gün bir fotoğraf gördüm.

Kuzeninin profilinden paylaşılmış bir tatil fotoğrafıydı. Mutlu bir aile tablosuydu. O mutluluk, bana da artık mutlu olmam gerektiğini bildiren bir hatırlatma gibiydi.

İki sene geçti üzerinden.

Filiz artık mağazasını kapatmıştı. Ben İzmir’den ayrılıp İstanbul’a yerleşmiştim. Üniversiteden bir arkadaşım vasıtasıyla bir reklam ajansına kreatif asistan olarak kapağı atmıştım. Geçmiş günlerin hayaletlerinden korkar gibi Filiz’le de çok sık konuşmuyorduk artık. Umut’tan ise hiç haber yoktu.

Ondan umudu kestiğimden beri hayatımda yeni biri vardı.

Hakan. İstanbul’a geldiğimin üçüncü gününde tesadüfen tanışmıştık. Aşık değildim. Hiç olmadım. Ama güven veriyordu varlığı bana. Her zaman yanımda olacağını bildiren keskin bir dürüstlüğü vardı. Aşıktı üstelik. Gözlerinden okuyabiliyordum bunu. Bana her baktığında aklıma Umut geliyordu. Ben de böyle miydim diye soruyordum kendime.

Sonra ansızın bir gün elinde bir buket, dilinde heyecanlı cümlelerle dayandı kapıma. Seviyorum dedi. Çok seviyorum. Bana bir şans ver. Verdim. Bir erkeğe verdiğim bu şansı ilk Filiz duysun istedim. Çok sevindi elbet. Bildik o cümleleri kurdu. Ama ben Umut duysun istiyordum asıl. Köprüden önce son çıkışı gösteren bir uyarı gibi.

Birkaç gün sonra Filiz İstanbul’a geldi nişan için. Aynı gün Umut da. Şaşkındım.

Nişandan bir gece önce benim evimde bir araya geldik. Ben, Umut, Hakan ve Filiz.

Hakan şüphelenmesin diye Umut’u da İzmir’den çocukluk arkadaşım diye tanıttım. Birlikteliğimizdeki ketumluğumun, bu mecburi tanışmalarla kırıldığını düşündüğünden alkolü fazla kaçırıp, gecenin ortasında yatak odasında sızıp kaldı Hakan. Filiz de Umut’la beni yalnız bırakmak için yol yorgunluğunu bahane edip diğer odaya geçti.

Sonunda baş başa kalmıştık. Kızgındım. Çok. O ise belki uzun uçak yolculuğundan belki de gerçekten üzgün olduğundan bitmiş, tükenmiş gözüküyordu.

“Niye geldin?” diye sordum.

“Bu saçmalığa engel olmam gerekiyordu çünkü.”

“Saçmalık mı? Şaka mı bu? İki senedir senden haber alamıyorum, yazdığım hiçbir maile cevap vermedin, aramalarıma dönmedin! Şimdi niye buradasın Umut? Ne hakla benim hayatıma engel olmak istiyorsun?”

Sesim istemsiz yükselmişti. İçeriden Filiz’in ‘şşşşt’ dediğini duymasam daha da yükselerek devam edecektim.

“Hayatına engel olmak gibi bir niyetim yok benim. Bunun için gelmedim buraya. Ama benim hayatımda ne olup bittiğini bilmen gerekiyor. Evet, iki senedir sana yazmadım, aramalarına dönmedim, doğru. Ancak o anda doğru olanın bu olduğuna inandırmıştım kendimi. Bunun için kendimle ne kadar savaştığımı bilemezsin.”

Savaşmaktan bahsedince dudaklarımdan alaycı bir fısıltı uçtu aramıza. Üzerine hiç kondurmadan devam etti Umut.

“Sana evli olduğumu söylemeyi çok istedim Zeynep, ama duygularım öyle son sürat bir hal almıştı ki; anı yaşamakla, o sihirli anlara yakıştıramadığım gerçekleri anlatmak arasında kolay bir seçim yaptım ben de.”

“Keşke kolay olanı seçmeseydin Umut! Keşke anlatsaydın! Keşke…Keşke!”

Ağlıyordum. İçimde sakladığım bütün keşke’ler sicim gibi süzülüyordu yanaklarımdan. Onca öfke, onca kırgınlık şimdi bir ihtimalin umuduna yenilerek, aşkın ateşi ile yeniden harlanıp yeni bir yangın yerine dönüşüyordu.

“Döndüm” dedi.

“Liz ve ben zaten uzun zamandır iki arkadaştan öte duygular beslemiyorduk birbirimize. Üniversitedeyken tanışmıştık ve üzerine çok da fazla düşünmeden bir anlık heyecanla evlenmeye karar vermiştik. Zaman içinde evliliğin gerektirdiklerinden uzak olduğumuzu anlasak da arkadaşlığımız yıllar içinde daha da güçlendi.

“Türkiye’den döndükten sonra iyice çekilmez bir insan olmuştum. Bir tarafta sana hissettiklerim, özlem diğer taraftan büyük bir sevgi ve anlayışla beni sarmalayıp, ne olduğunu anlamaya çalışan Liz. Böyle bir iyi niyet karşısında onun kalbini kırmak düşüncesi beni daha da öfkelendiriyordu. Sonra bir akşam bana her şeyi bildiğini söyledi. Seni, yaşadıklarımızı…”

“Nasıl öğrendiğini hiç sormadım. Çok kırılmıştı. Başka birine âşık olduğum için değil, bunu ona anlatmadığım için. Günlerce eve uğramadı. Onun yokluğu ve suçluluk duygusu, sana duyduğum özlemden daha ağır geldi Zeynep. İşte o zaman seninle bağlantımı koparmaya karar verdim. Liz’i geri dönmesi için ikna ettim. Çok zor kabul etti. Ama bir kere aramızdaki bağ hasar almıştı.

“Sonraki zamanlarda yine aynı evi paylaşıyorduk ama aynı hayatı paylaşmıyorduk. Onun kendi arkadaşları, benim kendi dünyam vardı artık. O dünyada da bir tek sen vardın. Her gün bana yazdığın, cevaplamadığım mailleri okuyordum.”

“Derken Filiz’e yazmaya karar verdim. O da birkaç kere seni aramamı, gerçeği anlatmamı isteyen mailler göndermişti bana. Ona da cevap vermemiştim. O yüzden bana geri dönüş yapacağına dair inancım zayıftı. Seni soruyordum çünkü. Birkaç saat sonra cevap geldi. Tek bir cümle.

Zeynep evleniyor.

Bu cümleyi okuduğum anda bütün dünyam yıkıldı. İçimden korkunç bir intihar duygusu geçti. O hal içinde elime ne geçtiyse duvarlara fırlatmaya başlamıştım. Liz, dışarıdaydı. Eve döndüğünde korkunç bir halde olmalıyım ki yanıma bile yaklaşmadan hemen polisi aradı. O an, kendimde değildim. Geceyi polis merkezinde geçirdim. Liz şikayetçi olmayınca ertesi sabah bıraktılar. Liz beni evde bekliyordu. ‘Otur, konuşmamız gerek’ dedi.”

“Bu böyle süremez Umut! Seninle aynı evi bu şekilde paylaşamam. Boşanmak için bugün avukata gidiyorum. Sen de bence bir an önce kendini toparlayıp Türkiye’ye dön ve seni bu kadar huzursuz eden geçmişinle barışmaya çalış.” dedi ve gitti.

Kafam allak bullaktı. Umut’un anlattıklarını bir türlü kafamda toparlayıp doğru yere yerleştiremiyordum. İçeriden Hakan’ın horultulu gürültüsü, Filiz’in varlığını unutturan sessizliği, sabahın ilk ışıkları, şehrin yeni uyanan sesleri, içimde umut, aklımda aşk… Yine bir masalın içine sürükleniyordum sanki. Ama bu sefer beni uçuracak kanatlarım yoktu.

“Seni seviyorum Zeynep! Sana aşığım! Sensiz yaşamak istemiyorum.”

İyice sokulmuştu yanıma. Gözyaşlarımı sildi elleriyle, saçlarımı okşadı. Göğsüne bastırdı sımsıkı. Sonra yumuşacık elleri usulca kaldırdı başımı, dudaklarımız kendi yazgısını gerçekleştirdi. Aşk vardı o yazgıda, şehvet, tutku…

Sur borusu gibi üfledi kendi nefesini benim kıyametime.

“Zeynep! N’apıyorsunuz siz?!!!!”

Hakan’ın öfkeden kudurmuş sesiyle uyandık rüyamızdan. Ne zamandır oradaydı? Duymuş muydu bütün konuştuklarımızı? Ne yapacağımı, durumu nasıl izah edeceğimi bilmiyordum. Ağzımdan anlamsız, boş sözler çıkıyordu. Umut ise beni koruma içgüdüsüyle arkasına almış, Hakan’dan gelebilecek olası bir hamleye karşı korumak istiyordu. Tanımıyordu hiç Hakan’ı. O sırada gürültüye Filiz de uyandı. Anlamıştı olanları. Apar topar toparlanıp, Umut’u da alıp dışarı çıktılar.

Hakan sakinleşemiyordu bir türlü. Ne olduğunu ne gördüğünü kendince anlamlandırmaya çalışıyor, bunu yapamayınca da yanlış anladım, yanlış gördüm zırhını kuşanıyordu. O halde bile beni değil, kendini suçlu görüyordu. Her şeyi anlattım. Baştan sona. Ona daha önce isim vermeden anlattığım büyük aşkımın Umut olduğunu, dün gece neden geldiğini, karısını, olanları…

Hayal kırıklığı dökülüyordu yerlere, yüzüme bakamıyordu.

İçinde kopan fırtınaya beni de dahil etmek istediğini, beni alaşağı edecek kelimeleri seçmeye çalıştığını gözlerinden, titreyen dizlerinden, sıkmaktan kan oturmuş ellerinden anlayabiliyordum. Ama beklemekten başka elimden başka bir şey gelmiyordu.

Birkaç dakika sonra, hiçbir şey söylemeden kalktı.

Ceketini alıp tam evden çıkacakken dönüp ‘Hoşça kal’ dedi sadece.

İçinden, öyle kalmayacağımı umut ederek söylemişti bu son sözü.

***

Koca Bir Zamandı Senin Adın öyküsü, ilk olarak SenveBen dergisinde 14.02.2019 tarihinde yayınlanmıştır.


14 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Aklınızdakileri Benimle Paylaşın

© 2020 by Uykusuz Klavye. Created By Featdoor​