Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 1



Madam Vanuş, ne olduğundan kendisinin de emin olamadığı beklentilerini ihtimaller diye adlandırmaya alışmıştı. Hayallerini bir evin ve tek bir ömrün içine sığdıramayan ya da yoldan geçerken keşfedilmeyi bekleyen ve bir gün hayatının kökten değişeceğine yürekten inanan yeni yetmeler gibiydi hali.


Kör gözüne vurgun yemiş gibi içtiğim bir akşam, önümü dahi göremez haldeyken apartman girişinin ölügöz ışığı altında, elmacık kemiklerine vuran neşeyle anlatmıştı bunu bana. Ve daha pek çok şeyi.


Mesela; ilk hayat dersini ona ağabeyinin verdiğini.


“İsa her gece rüyama girerdi” diye başlamıştı, ak gerdanına yaslanmış haçı öpüp istavroz çıkarırken.


“Bir gece rüyamda, Zeytin Dağı’nda vaaz veriyordu; ben de onu dinleyen kalabalığın içindeydim. Uzun ince parmakları vardı, her konuştuğunda havada beyaz bir güvercin gibi hareket ediyordu narin elleri. Kötülük yapana karşı koymayın; sağ yanağınıza vurana öbür yanağınızı da çevirin demişti. Sonra biz kendi aramızda ikili gruplar oluşturup; onun bu dediğini yapmaya başladık. En çok da bana vuruluyordu. Her vurduklarında canım acıyordu ama Tanrı’nın oğlunu hayal kırıklığına uğratmamak için sesimi çıkartmayıp, diğer yanağımı uzatıyordum. Bir süre sonra yanıma geldi, eliyle başımı sevdi. Gül gibi kokuyordu avuç içleri. Öyle uyandım.


Ertesi gün bir sebepten ağabeyimle kavga etmeye başlamıştık. Geldi okkalı bir tokat attı yüzüme. Ben gece gördüğüm rüyayı ilahi bir işaret kabul edip, diğer yanağımı çevirdim. Ağabeyim o yanağıma da bir tokat yapıştırdı.”


“Siz ne yaptınız peki?” diye sordum. Cevap vermedi.


Ama ben hep merak ettim, sonrasını.


Ağlamış mıdır, öfkelenip bağırmış mıdır? İsa hazretleri tekrar ziyaret etmiş midir? Ben olsam mutlaka giderdim. ‘Tenin hafızası yoktur, o yüzden ilk tokadı hatırlamayacağını ama ikincisini unutmayacak bir yerine, kalbine attığını söyle ağabeyine’ derdim. Hani illa bir ders alınması gerekiyorsa…


Madam Vanuş’un karşı komşum olduğunu apartmana taşındığım ilk gün öğrenmiştim.


Mutfakta soğan kavururken, apartman boşluğuna bakan mutfak penceresinde göz göze gelmiştik. Elinde, dertlerden dertop ettiği bir toz bezi. Silkeliyor da silkeliyordu. Ben kendi dertlerimi kavuruyor da kavuruyordum.


Yaralıyı yarasıyla görmek lazım ya hani. Öyle gördüm ben de onu. Bana göstermek ister gibi sanki içini, toza dönüştürdüğü dertlerini bırakıyordu aramızdaki boşluğa. Giderek kapanacak o boşluğa. Beni fark edince gülümsemişti. Eliyle gel işareti yapınca, ocağın altını kapatıp ayıp olmasın diye gitmiştim. Eve girerken, Nuh nebiden kalma kapitone portmantodan hafif topuklu, burnu açık rugan bir terlik çıkarıp vermişti. Hoş gelmiştim, hayırlı olsundu, ne zamandır boşmuş o daire, ne iyi olmuştu da benim gibi genç biri tutmuştu evi, çok sıkılıyormuş_tu…


Üstümde bok sarısı bir eşofman, ayağımda makinede yıkanmaktan rengi atmış kırmızı çizgili çoraplar ve rugan terlikler… Üstümde soğan kavurmaya uygun ama misafirliğe uygunsuz duygular. Hoş bulmuş muydum ben de?


O an kendimi bir aynada görseydim, rugan terliklerle birlikte, içimde uyanan kaçma duygusuna yenik düşebilirdim. Ama Madam Vanuş, benim bunları düşünemeyeceğim çabuklukta hareket ediyordu.


Çocuksuz odaların, sessiz duvarların yanından geçip loş salona aldı beni. Pek alışık olmadığımdan bir yaşlının evine girmeye, merakla inceliyordum her eşyayı. Bir sürü porselen biblosu vardı Madam Vanuş’un. Çocuklarına sarılan bir anne, sevgilisini salıncakta sallayan bir orta çağ beyefendisi, kucağında bebeğini emziren başka bir anne, el ele tutuşmuş iki sevgili, köpekler, geyikler, gülümseyen küçük çocuklar, melekler… Sanki hayatında olabilecek iken bir sebepten ötürü olamayan ne varsa sırlı taşlarla mühürlemişti evine. Girişteki portmanto gibi salondaki eşyalar da kendi zamanının çok eskisiydi. Belki annesinden hatta onun annesinden kalma. Ancak bu kadar eskinin içinde onda yeni bir şeyler vardı. Çekim alanına girdiğinizde hissedebileceğiniz türden bir enerji. Çocuksu bir hal. Kırmızı ruju ya da kısacık kesilmiş saçlarına taktığı tokalardan mı yoksa tatlı bir telaşla, çıtı pıtı attığı adımlarından mı, bilemiyordum.


Çerçevesinden püsküller sarkan, şapkası yamulmuş bir abajurun yanında duran kadife tekli koltuğu işaret etti. O da karşısındaki diğer tekliye kuruldu.


“Çok teşekkür ederim davet ettiğiniz için.” dedim otururken.


“Ne zahmeti yavrum; dedim ya, ne zamandır boştu o daire diye. Sizi görünce mutfakta, çok sevindim. Ne zaman taşındınız?”


Sondaki çoğul eki mesafeden mi, yoksa yalnızlığı mı yakıştıramadı bana diye merak ettim. Annem de bir gün babama “İlk bu gidecek kocaya, gör bak!” dememiş miydi benim için? Öyle de olmamış mıydı? Hatta Mete bile biz sevgili olduktan sonra bana; “Ben hep senin için ‘Bu kızın mutlaka erkek arkadaşı vardır diye düşünürdüm.’ dememiş miydi?

Kocam. Eski kocam.


“İki gün oldu.”


İki hafta oldu. Çocuksuz odaları, sessiz duvarları, mutsuz bir evlilikle dolup taşan loş salonumu bırakalı. Buna rağmen hala içimde soğan kavurmaya yetecek kadar yaşama isteği kalmış demek ki. Ve bu rugan terliklerin burnundan kayan kırmızı çizgili çoraplarımı komik bulacak kadar gülme isteği.


“Niye güldünüz?”


“Kusura bakmayın, sizi bekletmeyeyim diye ev halimle çıktım. Şimdi ayaklarıma bakınca, gördüğüm manzara komiğime gitti.”


“Her uyumsuzluğun bir uyum noktası vardır. Aynı müzikte olduğu gibi.” diye cevapladı.


Sonra ayağa kalktı ve karşıdaki aynalı büfenin üstündeki pikaba bir plak koydu. Bir anda o sessiz duvarlarda Beatles’ın sesi yankılanmaya başladı.


Don’t pass me by

Don’t make me cry…


Tezat taşıyan notaların kancasına takılı bir sürü ihtimal. İşte ilk o gün öğrendim; Madam Vanuş’un da hayatında kancalar olduğunu. Aşk kancası, aile kancası, yurt kancası, mutluluk kancası… ve hepsinin ucunda püsküllü ihtimallerin asılı olduğunu.


İncecik sesiyle eşlik ederken nakarata içeri gitti. Az sonra elinde bir şişeyle döndü.


“Bunu kutlamalıyız. Evyenin altında demleniyordu benim güzelliğim. Artık zamanıdır.” derken yüksük kadehlere doldurmaya başlamıştı bile içkiyi.


Mis gibi tatlı vişne ve portakal kokmuştu salon.


“Çok güzel kokuyor. Nedir bu?” diye sordum.


“Vişne likörü” dedi.


Kadehlerimizi kaldırdık. Hayatımda ilk defa yüksük kadehle içki içiyordum, tam olarak neyi kutladığımı da bilmeden. İlk yudumu alınca çok hoşuma gitti. Boğazımda tatlımsı bir ılıklık hissettim.


“Eee?” dedi.


“Şimdi ben size neden bu şarkıyı çaldım, merak ediyor musunuz?”


Etmiyordum ama o böyle sorunca, uçları tümden eprimiş eski kravatlar takan, elleri gibi yüreği de katılaşmış bir adamın görüntüsü geldi gözümün önüne. Eski bir aşk hikayesi, kalp kırıklığı, tepesinde disko topu dönen, dans ederken elinin bele mi, avuç içine mi konulacağı kestirilemeyen çay partileri, defterlerin arasına kurusun diye bırakılan güller… olamazdı elbette, Madam Vanuş’a göre değildi bunlar.


“Çünkü bu şarkı bana yazıldı” dedi birden.


Beklemediğim yerden bir delilik çarpmıştı suratıma. Yavaşça bıraktım elimdeki kadehi. Kalkmak için izin isteyecektim ki; devam etti Madam.


“İnanmıyorsunuz şimdi siz bana ama gerçekten öyle. 1968’de hem de. Kimse bilmez Beatles’ın İstanbul’a geldiğini. O zamanlar, şimdiki gibi değildi. Artık herkes ve her şey göz önünde. Eskiden gizli bir şey yapılmak istendi mi, bunda başarılı olunurdu.”


Hikâyenin nereye gideceğini kestiremiyordum. Sehpanın üzerine bıraktığım kadehe biraz daha likör koyup, bu deliliğin şafağına sokulmaya karar verdim.


“Nisan sonuydu. Hiç unutmuyorum çünkü İşçi Bayramı için her yerde bir hareketlilik vardı. Ben on beş yaşındayım o zaman. Babam sıkı sıkı tembihlemişti beni, sinemadan sonra hemen eve döneceksin diye. Neyse biz arkadaşım Roksan’la Alkazar’a gittik filme. Kınalı Yapıncak oynuyordu. Hani Hülya Koçyiğit’le Engin Çağlar’ın oynadığı. İzlemiş miydiniz?”


Hayır manasında başımı salladım. Devam etti.


“Mutlaka izleyin. Neyse film bitince Roksan tutturdu Markiz’e gidelim diye. Peki, dedim. Markiz’in böyle süslü kağıtlar içine oturtulmuş yeşil incirli, turuncu portakal kabuklu bir fruit glacee’leri vardı, asla dayanamazdım onlara. Bir de bütün ünlü şairler, yazarlar hep orada olurlardı. Biz de genciz, heves işte… Gittik Markiz’e. Fakat içeri girince ne görelim? Markiz bomboş, kısmen tabi”


“Kısmen mi?”


“Yaa öyle… Hemen Mösyö Michel geldi yanımıza. Markiz’in en kıdemli garsonuydu. ‘Kapalıyız Matmazel’ dedi. Halbuki içeride oturan bir grup vardı. Roksan, kıyameti kopardı. Sonunda gruptan biri baktım bize doğru ilerliyor. İlk gözleri çekti dikkatimi. Masmavi. Gökyüzü gibi. Üzerinde harika desenli ipek bir tunik. Kollarında gümüş takılar. Hayatımda ilk defa görüyordum bir erkeğin böyle giyindiğini. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.”


“Kimmiş peki o?” diye sordum.


“Ringo Starr”


Bu kadarı da fazlaydı artık. Aksi gibi cep telefonumu evde bırakmıştım. Yoksa arkadaşıma mesaj atıp beni aramasını ve acil bir iş çıkmış gibi çağırmasını isteyebilirdim. Ama yapamadım. Onun yerine elimdeki vişne likörünü bir yudumda kafaya dikip bitirdim.


Madam Vanuş, gülümseyerek aldı elimdeki kadehi, sehpada tek hamlede yetişemeyeceğim bir noktaya koydu. Etten, kemikten, kandan, candan, soluktan, buğudan bir kadın şimdi bana en popüler olduğu yıllarda bütün kadınların hayallerinde yaşayan, “la” sesinde tınlayan bir ilahın ona şarkı yazdığını anlatıyordu.


Ben de mırım mırım oturmuş dinliyordum.



Sonraki >



Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri öykü dizisi, ilk olarak SenveBen dergisinde 13.03.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

158 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör