Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 2



Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 1


Madam Vanuş, sehpanın ortasında duran yeşil renkli cam tabağın içinden Pall Mall paketine uzandı. İnce parmakları ile içinden bir dal çekti. Önce baş parmağı ile işaret parmağı arasında yuvarladı, sonra kırmızı rujlu dudaklarına götürdü. Bütün bunları öyle doygun bir zarafetle yapmıştı ki, insanda yaşadığı hayata ait olmayan bir hayal kahramanı hissiyatı uyandırıyordu.


“Güftesiz bir şarkıdır mutluluk.” dedi.


“Güzel lafmış.”


Kafayı bulmak üzereydim sanırım. Hiç böyle tatlı çarpıldığımı hatırlamıyordum. Yok, aslında bir kere böyle tatlı çarpılmıştım. Mete’ye. Hani benim hiç yalnızlık çekmediğimi zanneden, yalnız kral Mete’ye. Yaralıyı yarasıyla görmek lazımdı ya hani. O görmemişti.


Benim evlilik kancama asılı ilk ihtimalimdi bu.


Ya görseydi?


Görseydi, evlenmezdik. Işık yakmadan seviştiğimiz gecelerimiz, televizyonun karşısında sağlık sigortası primlerini, hangi apartmanın kentsel dönüşüme gireceğini konuştuğumuz, sıkıntıya boğulmuş mecburi akşamlarımız, birbirimizin yüzüne bakmadan yaptığımız kahvaltılarımız olmazdı.


“Evet, Ringo Starr söylemişti o gün.”


“Ha,pardon, siz anlatıyordunuz. Kusura bakmayın, likör çarptı beni sanırım biraz.”


“Kahve yapayım ister misiniz?”


“Yok, sağ olun ama bir bardak su alabilirim, zahmet olmazsa.”


Madam Vanuş, yine o tatlı telaşlı adımlarıyla yöneldi mutfağa ve elinde suyla tekrar geri dönüp kuruldu karşıma.


Plakta şimdi I will çalmaya başlamıştı.


“Tabi Roksan Mösyö Michel’e böyle çıkışınca, sokaktaki insanlar Beatles’ın orada olduğunu öğrenmesinler, izdiham çıkmasın diye Ringo’yu yollamışlar yanımıza, bizi sakinleştirmesi için.”


“Peki siz tanımadınız mı onları ilk bakışta?”


“Tanıdım, tanıdım ama insan konduramıyor. Koskoca Beatles’ın ne işi var Markiz’de? Neyse, sonra çok kibar bir şekilde tanıttı kendini. Bizi masalarına davet etti. Utana sıkıla gittik tabi ama nasıl heyecanlıyız. Teker teker tanıştırdı hepimizi, bu Paul, bu John, bu Harrison. Roksan, Amerikan Koleji’nde okuyor o zaman, şakır şakır İngilizce konuşan kızın dili tutuldu. Ben İngilizce bilmiyorum. Yani anlayacağın böyle kumkuma kuşu gibi sessizce oturduk ilk başta.

Eskiden erkek ve kadın tanışmıyorlarsa şayet, uzun uzun birbirlerinin gözlerine bakamazlardı. Edepsizlik diye algılanırdı. O yüzden gözlerden anlaşılacak bütün duygular yere düşerdi ilk başta. Aynı baharı müjdeleyen cemrenin en son toprağa düşmesi gibi..”


Birden, önemli bir şey hatırlamış gibi sustu. Sonra heyecanla anlatmaya devam etti.


“Biliyor musunuz ilginçtir; ilk o zaman farkına varmıştım. Markiz’in duvarlarını fayanstan Art Nouveau tarzında “dört mevsim” panoları süsler. Aslında dört mevsim ama üç tanedir her nedense. İşte o gün, bana uzun gelen o sessizlikte fark etmiştim bunu. Hiçbir zaman bu eksikliğin nedeni öğrenemedim.”


Sonra tekrar sustu. Gözlerini sehpanın üzerinde duran yarılanmış vişne likörü şişesine dikmişti. Sanki o bordo sıvıdaydı aradığı cevap.


“Ee sonra konuştunuz mu peki?” diye sordum, sessizliği bozmak için.


“Konuştuk, konuşmaz mıyız? Roksan üzerindeki şoku atlatınca hem kendi konuştu hem bana tercüman oldu. Hindistan’a meditasyon için gitmişler, hatta yanlarında Mia Farrow bile varmış, inanabiliyor musunuz? Ama sonra bir anlaşmazlık çıkmış sanırım, erken dönmeye karar vermişler. Bir arkadaşları vardı bunların yanında, adını hatırlamıyorum şimdi. Yunan bir genç. O İstanbul’a gelmeye ikna etmiş grubu.”


Madam Vanuş, anlatırken o günleri yeniden yaşıyor gibiydi. Genç bir kızın tatlı tazeliğini giymiş, sanki yine on beş yaşına geri dönmüştü. İhtimallerin, pişmanlıklara dönüştüğü bir zamanın kuyruğunda sürüklenen yaşlı bir kadının deli saçmaları diye düşünmeden edemiyordum. Beatles, İstanbul’a gelmiş! Miş! Bana göre, geceleri yatmadan yüzüne sürdüğü kremlerle zamanı kandırmaya çalışmak gibi, kendinden daha az yaşanmışlığı da naiflik zannetmenin bir geçkin kadın yanılgısı olduğunun canlı kanıtıydı Madam Vanuş.


“…Gözlerini benden ayırmadığını fark ettim. Hatta diğer grup üyeleri de fark etmiş olacaklar ki; kendi aralarında konuşup gülüşmeye başladılar. Roksan kulağıma eğilip; Ringo’nun benden hoşlandığından bahsettiklerini söyledi bana. İşte ilk o zaman cesaret bulup gözlerine baktım ben de. Öyle güzel gülümsedi ki bana. Sonra önündeki peçeteye bir şeyler yazdı ve bana uzattı.”


“Ne yazmıştı?”


“Güftesiz bir şarkıdır mutluluk."


"Aaa, hatta hala saklıyorum o peçeteyi, biraz beklerseniz göstereyim.”


Cevabımı beklemeden koşar adımlarla çıktı salondan. İçeriden bir dolap kapağının açıldığını menteşelerin acıyla gıcırdamasından anladım. Bazı eşyaların yere düştüğünü, Madam Vanuş’un kendi yarattığı düzensizliğe ilenişini sonra o düzensizlik içinde bir mucize gibi aradığını buluşunu, dolap kapısının tekrar gıcırdayarak kapandığını…Bekleyen için merakla karışık bir huzursuzluk esiyordu arka odadan. Birkaç dakika sonra yüzündeki kırışıklıklara kadar sızan bir sevinçle girdi salona.


“İşte, buldum.” derken elindeki kumaş peçeteyi sallıyordu. Bir ucuna Markiz’in görkemli M harfi işlenmiş kumaş bir peçeteydi bu. Yaşlı insanların elleri gibi bazı yerlerine geçmiş yılların izi olan kahverengi lekeler oturmuştu. Peçetenin tam ortasında da “Happiness is a song without lyrics*” yazıyordu. Altında da sonuna bir yıldız çizilmiş o bilindik Ringo Starr imzası.


Gözlerime inanamıyordum. Birkaç dakika önce Madam Vanuş’un anlattıklarına duyduğum şüphe, peçetenin üzerine çizilmiş yıldızın gerçekliğinde eriyip yitiyordu.


“Madam Vanuş! İnanamıyorum! Ne kadar değerli bir hatıra bu, farkında mısınız?” diye sordum heyecanla.


Gülümsedi.


“Açıkçası anlattıklarınıza biraz şüpheyle yaklaşmıştım. Gözümle görsem bile inanılmayacak denli imkânsız bir karşılaşma bu çünkü” diye devam ettim.


“Bazı şeyleri görebilmek için gözlere gerek yoktur güzel kızım” diye cevap verdi.


O an bir kapı aralandı aramızda sanki. Madam Vanuş’un uzak yerlerine masalsı bir yolculuğu vadeden, hani sadece yola koyulursanız yolun görünür olduğu türden… Varlığına inanmak için görmenize gerek olmayan uzak diyarlar veya insanlar gibi. Madam Vanuş’un da uzak yerleri çok güzeldi, vişne likörü gibi tatlı bir mahoşlukta ve bir şiir gibi ulaşılmazdı.


Elimdeki peçeteyi özenle tekrar ona uzattım. Aldı, kucağına yerleştirdi. İnce parmaklarını gezdirdi üzerinde.


“Sonra ne oldu peki?” diye sordum.


“Bir daha görüştünüz mü?”


“Evet” dedi.


“Roksan’a, ertesi gün bizi kaldıkları otelde bekleyeceğini söylemiş. Ah bilseniz güzel kızım, Roksan bunu bana söylediğinde kalbim nasıl da pır pır atmıştı. Markiz’den eve kadar nasıl geldiğimi anlayamamıştım. Sanki ayaklarımın yerinde kanatlar vardı. Yüzümdeki tebessümü bir türlü durduramıyordum. Çırılçıplak kalmışım gibi bir his…Mutluluğum kalbimde değil de yüzümdeymiş, bana bakan herkes onu görebilecekmiş gibi.”


Bu sefer de ben gülümsedim. Kendi uzaklarıma götürmüştü beni bu son söylediği.


Öyle olmaz mıydı gerçekten de?


Yazlıktaki kızlarla sitenin bir duvarına dizilerek oturduğumuz, her birimizi sitenin genç erkeklerine yakıştırdığımız, yeni yeni adet görenlerimizin kendilerini bir gömlek üstün görüp, en yakışıklıları kendilerine eş seçtikleri zamanlarda, karşı duvardaki erkeklerin kimin kime eş seçildiğini anladıklarını düşünüp hafif utanmayla karışık bir gurur da hissetmez miydik? Mete’nin en çok ablama yakıştırıldığı, benimse aynı Madam Vanuş’un on beş yaşındaki hali gibi kendimi çırılçıplak hissettiğim, duygularımın anlaşılmaması için insanların yüzüne bakmadan konuştuğum yıllar.


“Gülmeyin, hakikaten öyle hissediyordum.”


“Yo, size gülmüyordum. Bu söylediğiniz beni kendi geçmişime götürdü.” dedim.


“Ahh! Ne şanslısınız öyleyse. Bu duyguları yaşadıysanız bir kez, aşkın kıymetini çok daha iyi anlıyorsunuzdur.”


Kendi penceresinden bakıp, bütün dünyayı gördüğü manzaraya benzeş zanneden iyimser bir kadındı Madam Vanuş.


Onun bu iyimserliğine gölge düşürmemek için sustum. Oysa o minik ela gözleriyle bir şeyler dememi bekler gibi bakıyordu yüzüme.


“Biraz camı açabilir miyim?” diye sordum.


“Elbette.”


İçinde barındırdığı hayatlar gibi, gölgesi de karanlıktı buradaki apartmanların. Dip dibe, bitişik düzen, dış cephelerinden ha düştü ha düşecek gibi sarkan klimaların motorları, yarısı kırık panjurlar, sigara dumanından sararmış tüller uçuşuyordu sokağa. Yitik hayatların, ağır kokuları salınıyordu açık pencerelerden. Burası, kafanızı yukarı kaldırıp da içindeki hayatları merak edeceğiniz apartmanların olduğu bir sokak değildi. Bir zamanların astragan kürklü hanımlarının, havı dökülmüş, kadifesi meşinleşmiş koltuklara razı geldikleri, kendileri gibi görmüş geçirmiş duvarlara, gün görmemişlerin fotoğraflarını astıkları, baktıkça hüzünlendikleri, hatırladıkları yaşamlarla dolu bir sokaktı.


Açık pencereden uzanıp derin nefesler çektim içime. Çatı altlarına yuvalamış güvercinlerin kuğurtusunu, sokaktan geçen insanların asfalta düşen yalnız adımlarını dinledim.


“İyi misiniz?” diye sordu Madam Vanuş oturduğu yerden.


“Aslında biliyor musunuz; benim de size anlatacaklarım var.” dedim.


“Ama önce, siz lütfen anlatmaya devam edin...”


Gözleri merakla parladı Madam Vanuş’un. Ancak her şeyin bir zamanı olduğunu bilecek kadar yaşamıştı şu dünyada. O nedenle sadece başını salladı.


Sonra “Nerede kalmıştık?” diye sordu, ela gözlerinde çakan hınzır parıltılarla.


Önceki Sonraki



Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri öykü dizisi, ilk olarak SenveBen dergisinde 13.03.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

100 görüntüleme0 yorum

Aklınızdakileri Benimle Paylaşın

© 2020 by Uykusuz Klavye. Created By Featdoor​