Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 3


Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 1

Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 2



Gözleriyle gülüyordu Madam Vanuş. Ben ise dilimden dökülecek kelimeleri onun gözleriyle düşünmeye başlamıştım bile. Sanki uzun, çok uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi.


İnsan, daha önce tanımadığı birinin evine çeşitli sebeplerden girebilirdi sade o tanımadığı birinin kalbine bu kadar çabuk misafir olabilir miydi?


İşte ben de Madam Vanuş’un kalp odacığının samimi bir köşesinde, zihnime dolan vişne likörlü hikayelerinin misafirperverliğine bırakmıştım kendimi. Bu yüzden onun “Nerede kalmıştık?” sorusuna dersi takip ettiği, verdiği yanıttan belli olan bir öğrencinin hevesiyle cevap verdim.


“Ringo Star ertesi gün sizi otelde bekleyeceğini söylemiş Roksan’a diye anlatıyordunuz”


“Ah, evet! Neyse, akşam babam anlamış gibi sorgu sual etti. Filmi sordu, detaylıca anlattırdı her sahnesini hatta. Sonra filmden çıkınca ne yaptığımızı sordu. Diyemedim Markiz’e gittiğimizi elbet. Roksan’lara gidip mecmua bakındık biraz dedim. Gece olunca uyku girmedi bir türlü gözüme. Alargada duran bir hayale dört nala koşar gibi koşturdum saatin de yelkovanını sabaha. Sabah olunca beni aldı mı bir telaş…”


“Aaa, neden?”


“E çünkü günlerden pazardı. Eskiden çıkamazdık öyle pazar günleri tek başımıza. Sabah erken kalkılır, ailecek pazar kahvaltısı yapılır sonra hep birlikte pazar gezmesine gidilir; akşamları da tüm aile radyonun başına kurulur, İstanbul Radyosu’nda Bestekarlarımız programını beklerdik.”


“Gidemediniz mi yani buluşmaya?”


“Yoook gittim, gitmez olur muyum? Ancak size, şartların ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyorum güzel kızım.


Mucize kabîlinden bir şey varsa herkesin hayatında, benim hayatımdaki mucizelerden biri de budur.” dedi Madam Vanuş ve sustu.


Filmin en heyecanlı sahnesinde araya giren antrakt gibi istenmeyen bir sessizlik çöktü aramıza. En azından ben öyle hissettim. Madam Vanuş sehpada duran likör şişesine uzanıp önce kendi kadehini sonra benimkini doldurdu. İnce parmaklarıyla zarifçe kaldırdı yüksük kadehi pencereye doğru. Işıkla buluşan kristalin içinden bin parçaya bölünmüş hayat fışkırdı birden. Madam Vanuş devam etti:


“Kahvaltıdan sonra kapımız çalındı. Babam açtı. Bir baktık Roksan’la babası Nubar amca. Roksan, demiştim ya Amerikan Kolejinde okuyordu diye, o pazar okullarında Bahar Kermesi düzenleniyormuş. Roksan da görevli; ancak babasına tek başına gitmek istemediğini söylemiş ve benim için babamdan izin alsın diye de ısrar etmiş. Nubar amca, ‘kızları ben bırakıp akşamüstü de ben alacağım’ deyince babama; izin verdi babam. Böylece çıkabildim evden.”


Cevabını bilmeme rağmen sırf Madam Vanuş’un dudağının kenarına asılı o hınzır kıvrımı görmek için sordum hemen.

“Tabi kermese gidiyoruz deyip gitmediniz?”


Şaşırarak baktı bana.


“Yooo gittik, gitmez olur muyuz? Kolejde böyle bir sorumluluk verilmişse size, onu yerine getirmek icap ederdi. Aksi takdirde bir talebe olarak itibarınız düşerdi öğretmenlerinizin gözünde.”


“E peki nasıl buluştunuz o zaman?”


“Kermese gittik, Roksan’a yardım da ettim. Ancak işimiz bir saatte bitti. Sonrasında Roksan’ın okuldan bir arkadaşının ağabeyi bizi Tarabya’ya bırakabileceğini söyledi. O dönem yurtdışından gelen bütün sanatçılar, siyasetçiler hep Hilton’da kalırlardı ama Beatles daha tenha olur diye Tarabya Oteli’ni tercih etmişti. Neyse arabada sohbet etmeye başladık. Ben Roksan’la arkada oturuyordum. Fakat neredeyse her kalp atımında Arek’le dikiz aynasından göz göze geliyorum.”


“Arek?”


“Evet işte Roksan’ın arkadaşı Talin’in ağabeyi. Ah, nasıl yakışıklıydı bir görseydiniz güzel kızım…”


Madam Vanuş’un dudağının kenarına yakışan o hınzır kıvrım geldi yerleşti yerine. İşte o an anladım. Onun mucize kabilinden gördüğü şey Ringo Star ile buluşması değil, dudağının kenarına bu hınzır kıvrımı miras bırakan gerçek bir aşktı.


Dönen günün alaca renkleri dolmuştu salona. Serin, sakin bir akşam süzülüyordu sanki içeri. Ufak çatlaklardan sızıp, dipten süren gelgitlerle evin içindeki yaraları sarıp onarıyor, duvarlara sinmiş evvel zamanların görüntülerini siliyordu. Mete’yi sık sık aklıma düşüren saatlerin melankolik tınısı dolmaya başlamıştı benim de içime.


Pikaptaki ses susmuş, Madam Vanuş’un büyülü evi Binbir Gece Masalları’nın Şehrazad’ı gibi yeni hikayelere hazırlıyordu bizi. Ev denen şeyin ne çok yüzü vardı. Mete’yle evlenirken de ne çok ev bakmıştık. Kaç odası var, kombili mi, merkezi sistem mi, güvenlik var mı, kapıcı var mı, manzarası var mı, kapalı balkonu var mı… Aşk var mıydı diye sormamıştık hiç. Kadın gibidir evler de. Doğurgandır, rahimdir. İçine koyduğun her şeyi büyütür. Aşkı, nefreti, ihtirasları, kıskançlıkları… Biz hata olduğunu bilmediğimiz hatalarımızı büyüttük evimizde. Kocaman irinli bir yara gibi, bir yerinden baş verip de irini akıncaya dek kurcaladık o yarayı.


“Çelik gibi bir adamdı, sapasağlam bir duruşu vardı ama aynı zamanda çelik gibi de parlıyordu. Tabi bunları ben sonradan fark ettim.” diye anlatmaya devam ediyordu Madam Vanuş.


“Arek’in ilk sesi dikkatimi çekmişti. Sadece kulağa değil, kalbinize de dolan seslerdendi sesi. Gözünüz kapalı duysanız, hiç tereddüt etmeden elini tutup onunla uzaklara gitmeye razı gelirdiniz. Tarabya’ya kadar sohbet ettik. Filmlerden, kitaplardan konuştuk. Ne çok ortak zevkimiz vardı, inanamazsınız. Sonra bir ara bir baktım; Roksan’la Talin susmuşlar, yalnız Arek ve ben konuşuyoruz. Arabanın içinde yalnız ikimiz varmışız gibi. Roksan’ın yüzünde küskün bir ifade. O zaman anladım, Roksan’ın kalbinin Arek için çarptığını."


“İnanmıyorum! Yoksa siz Ringo Star’la buluşmaya giderken Arek’e mi âşık oldunuz?”


“Daha çok gençtim güzel kızım, henüz aşkın ne olduğunu, nasıl olduğunu bilecek yaşta değildim. İçimde garip bir ürperti olmuştu ama, onu hatırlıyorum.”


“Peki, Ringo Star ile ne oldu?”


Madam Vanuş, derin bir nefes çekip, gülümsedi. Uzanıp elimi tuttu.


“Hepsini anlatacağım güzel kızım ama bak akşam olmak üzere, vişne likörünü de yarılamışız. Aç karnına muhabbet tavsar. Önce karnımızı doyuralım; çok güzel pilakim var, yanına da güzel bir salata yaparız. Ne dersin?” diye sordu.


“Salatayı ben yapacağım ama” diye cevapladım.


Mutfağa geçerken pikaba yeni bir plak koydu Madam Vanuş.


45’liğin ilk cızırtılarının ardından Yaşar Güvenir’in sesi doldurdu tüm evi. Sensiz Saadet Neymiş


Şarkı başlar başlamaz, içimde yine kırık dökük duygular, neresinden hangi ucundan tutacağını bilemediğim düşünceler kıpırdandı. Ağlayacak gibi oldum. Sensiz saadet neymiş öğreneceğim! İnsanın ağladığını saklaması ne zormuş, sen bilmezsin Mete! Gözlerin cayır cayır yanarken akan yaşlara aldırmamak, burnunu çekmemek için ağızdan nefes almak. Ağzından dolan soğuk hava ile içini soğutmaya çalışmak. Bu sefer saklamadım.


Kırmızı soğanları doğrarken salataya, burnumu çeke çeke ağladım Madam Vanuş’un yanında.

Hiçbir şey sormadı. Sadece bir ara yumuşacık bir el gezindi sırtımda. Dokunuşuyla ‘ağla, rahatla’ diyen, hiç sormasa da aynı dermanı arayan hastalar olduğumuz, parmak uçlarından akan merhamette dile gelen, iki dairesel hareket ve iki küçük vuruş.


Sofrayı kurduk birlikte. Pilakiyle mevsim salatasının yanına bir de ekmek kızarttı Madam Vanuş. Ben de sehpanın üzerindeki kadehlerimizi doldurup masaya getirdim. Kadehlerimizi bu kez de kurduğumuz masanın güzelliği için kaldırdık.


“Susmuş olmamak için konuşmak, konuşabilmek için de susmak gerekir.” dedi Madam Vanuş.


“Ve tabi bir de aç olmamak.” diye ekledim gülerek.


“Evet, elbette. Ama anlatma açlığı en fenası. Benim gibi artık bir gözü toprağa bakan bir kadının bu açlığını giderdiğiniz için teşekkür ederim güzel kızım.”


Bu kadar hayat dolu bir kadının ölümden bahsetmesi garibime gitti. Oysa ölmek zaten yaşamış olduğunu bilmek değil midir? Uzanıp, elini avuçlarımın içine aldım.


“Asıl ben teşekkür ederim” dedim.


“Aşk konuktur insanın kalbinde kızım. Kim ben aşka sahibim diyor bil ki; yaradılışının farkında değil. Şu dünyada aşk için yara almayan, aşk için yara olmayan tek bir insan yoktur. Hiç aşık olmayan bile, aşkın özlemini çeker, o sebepten yara alır.”


“Sizi kim yaraladı peki?”


“Anlatacağım ama her şey sırayla. O gün Tarabya Oteli’ne yakın bir yerde indik arabadan Roksan’la. Arek defalarca aradı ağzımızı tabi; ne yapacağız, nereye gideceğiz diye. Otele gidiyoruz diyemedik. Utandık. Sahilde yürüyüş yapıp belki bir çay bahçesinde otururuz deyip geçiştirdik. Biz indikten sonra bile uzun uzun baktı arkamızdan. Roksan, otele varıncaya dek benimle hiç konuşmadı. Arek’le konuştuğum için kırıldığını anladım. Ses etmedim ben de. Otele girdiğimizde lobide oturanlar arasında gözlerim Ringo Starr’ı aradı. Sonra bu heyecanımdan ve toyluğumdan utandım. Dünyaca ünlü bir yıldız, beni lobide bekleyecek hali yoktu ya. Neyse, Roksan ‘deniz kenarında oturuyordur belki’ deyince dışarı çıktık. Gerçekten de oradaydı. Yüzü kapıya dönük oturmuştu.”


“Heyecanlanmış olmalısınız, ben olsam kesin dizlerimin bağı çözülürdü.” dedim.


“Yoo, heyecanlanmadım. Hatta o an, neden orada olduğumu sorgulamaya başladım. Suyun üzerindeki ufak bir yağ damlacığı gibi, yanlış yerde olduğum hissiyatı oluştu içimde.”


Gerçeğin kıyısından dolanıyormuş gibi gülümsedi Madam Vanuş.


“Aslında biliyor musunuz; sanırım Arek düşmüştü aklıma. Bir ihtimal Roksan’la sahilde dolaşırsak, döner bizi bulur diye bir ümit vardı içimde. Size de oldu mu hiç bu? Yeni tanıştığınız ve aranızda kuvvetli bir çekim hissettiğiniz biriyle ilgili ne kadar imkânsız gözükse de düşündüğünüz, istediğiniz şey gerçekleşti mi?”


“Evet” dedim.


Gerçekleşti.


Önceki Sonraki



Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri öykü dizisi, ilk olarak SenveBen dergisinde 13.03.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

102 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör