Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 6

En son güncellendiği tarih: Oca 15


Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 1

Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 2

Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 3

Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 4

Madam Vanuş'un Vişne Likörlü Hikayeleri | 5



Meraklanmıştım.


Asıl hikâyenin Ringo Starr ile buluşması olmadığını, Arek’in ismi aramızdaki tatlı sohbete düştüğü andan itibaren biliyordum bilmesine ama bir yanıyla kalbini acıttığını tahmin ettiğim bir hikâyeyi sormaya da cesaret edemiyordum.


“Arek’le o günden sonra herhalde ayrı geçirdiğimiz bir günümüz olmadı güzel kızım. Ancak ikimizin de aşamadığı bir karakter yüceliği vardı aramızda. İkimiz de ince ruhlu insanlardık. Birbirimizin kalbini kırmaktan imtina ettiğimiz gibi sevdiklerimizin de kalplerinin kırılmasına gönlümüz razı gelmiyordu.”


“Roksaaaan!” deyiverdim birden.


Başını sallayarak onayladı bu heyecanlı çıkışımı.


“Evet, Roksan’ın ona âşık olduğunu bile bile Arek’e evet diyemezdim. Demedim de zaten. Ama Arek de benden vazgeçmedi.”


Bu son söylediği bana kendi alacakaranlığımı hatırlatmıştı.


Mete de ablamdan vazgeçmemişti. O anda beni Madam Vanuş’a çeken şeyin bir suçluluk, onanmaz bir vicdan azabı olduğu duygusu oturdu içime. Kendimi Roksan’la özdeşleştirdim. Karşımdaki tatlı, hayat dolu yaşlı kadının yüzü silindi birden. Ablamdı karşımdaki. Hayatı boyunca sevdiği adama benim yüzümden asla kavuşamayan ablam. Başım dönüyordu. Midemde keskin bir bulantı vardı.


“İyi misiniz?” diye soran Madam Vanuş’un sesi çok ama çok uzaklardan yankılanan tanıdık bir sese dönüştü.


“İyi misin Ceren?”


“Bırak beni! Nefret ediyorum senden!!”


“Ceren, canım, biriciğim. Deme öyle. Bak bana!”


İnatla açmıyordum gözlerimi. Görmek istemiyordum. Onun o sevgi ve merhamet dolu gözlerini.


“Ceren, canımsın sen benim. Hayattaki tek bağım. Ne olur yapma böyle! Birlikte aşacağız bunu. Ne olur bak bana kuzum”


“İstemiyorum seni! Keşke ablam olmasaydın!”


Gözlerimi açtığımda Madam Vanuş telaşla su serpiyordu yüzüme. Ayıldığımı görünce durdu.


“Ah ah güzel kızım korkuttunuz beni!”


“Özür dilerim madam”


“Hadi gelin, kanepeye uzanın şöyle, ben de bir kahve yapıp geliyorum hemen” deyip kanepeye kadar ağır aksak taşıdı beni. Sonra hızlı adımlarla mutfağa yöneldi.


Midemdeki burukluk gitmemişti. İçimden haykıra haykıra ağlamak geçiyordu. Pencereyi açıp avazım çıktığı kadar bağırmak. Nefes almak istiyordum. Dışardaki havayı içime, ciğerlerime doldurmak. Ve o aldığım nefesi geri verirken tüm safralarımdan kurtulmak. Madamın beni yatırdığı kanepeden kalkmaya çalıştım camı açmak için. Yapamadım. Madam geldi o sırada elinde kahve tepsisiyle.


“Bir şey mi istediniz? Banyoyu kullanmak istiyorsanız ben yardımcı olayım size.”


“Evet, yüzüme biraz soğuk su çarpsam iyi olacak.” dedim.


Ağır ağır kalkmama yardım etti o narin bedeniyle. ‘Sağ olun, bundan sonrasını kendim halledebilirim’ dediysem de bırakmadı beni. Banyoya kadar kolumdan tutup götürdü.


Aynada üzerimdeki bok sarısı eşofmana, kızarmış gözlerime ve bana hiç benzemeyen yansımama baktım. Bu, ben olamazdım. Ben Roksan değildim. Hayır, ablamla Mete’nin mutlu olma ihtimallerinin katili değildim ben. Ama böyle hissediyordum. Neden?


İçimdeki burukluk öğürtüye dönüşmüştü. Kusacaktım. Klozetin önüne çömeldim. Gözüm ayağımdaki rugan terliklere takıldı. Deli gibi gülmeye başladım. Hem öğürüp hem gülüyordum. Sonunda midemden boğazıma doğru sıcak, keskin bir lav gibi aktı her şey. İnsan neden kusarken gözünü kapatıyor? İçinden çıkana yabancılaşmak mı yoksa gereksiz bir anın çabuk geçmesine bir tepki mi bu?


Ne olursa olsun, akıyordu her şey işte. Geçmişin yaraları ve geleceğin imkansızlıkları bir olmuş boğazımı yakarak boşalıyordu hiç sıçmadığım şu klozete! Gülmek geldi yine içimden.


Sonra o yumuşacık dokunuşu hissettim sırtımda. Bir el saçlarımı tutarken arkadan, diğeri de sırtıma iki dairesel hareket ve iki küçük vuruşla kendini hatırlatıyordu.


Şefkat.


Annelik için doğurmak bir gereklilik değil. Bu öğrenilen bir şey çünkü. Madam Vanuş’un bir anne gibi olağan dokunuşları getirdi beni kendime. Öyle teslim etmiştim ki kendimi ona. Yavaşça kaldırdı beni yerden, lavaboya eğdi başımı, yüzümü yıkadı soğuk suyla. Sonra nazikçe kuruladı yüzümü. İşini bitirdiğine emin olmak isteyen bir anne gibi avuçladı yüzümü. Dikkatle baktı.


“Evet şimdi daha iyisiniz, hadi gelin biraz dinlenin.” dedi.


“Ceren benim adım.”


“Biliyorum” diye yanıtladı sevecenlikle.


“Ama bana ‘siz’ diyorsunuz hep.” dedim. Cevap vermedi.


Salondaki kanepede bir süre sızmışım. Gözümü hafif ürpererek açtım. Madam Vanuş yanı başımdaki koltukta elindeki kitaba dalmıştı. Ona baktığımı fark edince bıraktı elindeki kitabı.


“Ah, kendinize geldiniz nihayet. Daha iyi misiniz?” diye sordu.


Ardından cevabımı beklemeden açık olan salon penceresini kapatmaya kalktı.


Epey geç olmalıydı saat. Bu yaşta bir kadını bunca saat meşgul etmiş olmanın utancıyla doğruldum yerimden.


“Çok özür diliyorum madam, sanırım alkol çarptı beni biraz. Pek alışkın değilim de. Daha fazla yük olmayayım size.”


“Hayatta bırakmam seni bu halde” dedi.


Ablam da öyle söylemişti.


Hayatta bırakmam seni!


Oysa hayat bıraktığımız boşlukları dolduruyor. Ben ablamın boşluğunu Mete ile, Mete de benimle doldurmuştu.


“Onu sevdiğini bile bile gittim peşinden” dedim.


Madam Vanuş ne dediğimi anlamıştı anlamasına ama içimdekileri dökmemi istediğinden anlamamış gibi yaptı.


“Mete ile dar alanda kısa akıl lafazanlıkları yapardık. İki sevgili gibi değil de fırsatını bulduğunda sevmediği birine çelme takan çocuklar gibiydik. Birbirimize kurduğumuz güzel cümlelere dahi ünlemler, virgüller düşerdi. Bir zaman sonra sözsüz bir ikiliğin tarafları olarak sadece kendi iç sesimizi dinlemeye başladığımızda duyduk gerçeği.


Ben ona aşıktım. O, ablama….


Ben, Mete’nin ablamdan vazgeçtiğini ve artık beni sevdiğini kanıtlama peşindeydim, Mete ablama onsuz da yapabileceğini.


Ablama “gününü gösterme” hevesi, kafesimiz olmuştu.


Ona olan kıskançlığımı canlı tutarsam Mete’yi daha çok sevecekmişim gibi gelirdi bana. Oysa öyle görmüyordu ki ablam bizi, bu hali sadece nefretimi çoğalttı. Onu suçluyordum Mete’nin sevdiği kadın o olduğu için. Ne saçma!”


“Ya ablanız?” diye sordu Madam Vanuş.


“Ablanız da aynı hisleri paylaşıyor muydu Mete ile?”


O anda bunun çok da önemli olmadığını fark ettim. Bugüne kadar ablamın ne hissettiği ile ilgilenmemiştim. Mete’nin ona karşı hislerinin olması benim için yeterliydi ablamdan nefret etmek için.


“Bilmiyorum.” diye yanıtladım.


“Ah güzel kızım! Sahip olma arzusu dünyanın en yıkıcı duygularından biridir. Hele hele bir insan için hissediyorsanız bu arzuyu.”


“Ama ben Mete’nin beni seveceğine emindim. Ona sahip olmak istedim elbette. Fakat onu asla zorlamadım. Ablam üniversiteden sonra yurt dışına gitti, artık hiç yoktu hayatımızda. Onun temelli hayatından çıktığını anlayınca yıkıldı Mete. O süre zarfında da hep ben yanında oldum. Tekrar gülmesini, okulunu bitirmesini, hayata tutunmasını sağladım.”


“Peki sonra ne oldu?”


“Sonra ablam döndü. Mete ve benim nişanım için. Aile içinde ufak bir kutlama yapmıştık. İnsan nişanında kaygılı olur mu hiç? Ben öyleydim ama. Mete’nin ablamı tekrar görecek olması, ona karşı hislerini tekrar hatırlatacağına dair içimde korkunç bir şüphe uyandırmıştı. Yanılmamıştım da… Ablamın İstanbul’da kaldığı her gün Mete ile arama adını koyamadığım bir uzaklık koyuyordu.”


“Bütün bunları hissetmiş olmanıza rağmen yine de evlenmişsiniz ama...”


Suçlayıcı değildi sözleri Madam Vanuş’un. Sanki içinde gereğinden fazla kaldığım bir duygu halinden çıkmamı sağlayacak son cümleyi söylüyordu. Olan oldu. Giden gitti. Artık önüne bakma zamanıdır, diyordu bana.


Evlenmiştim. Tezatlıklarla dolu hayat kancasına takılı bir sürü ihtimalin hikayesini anlatan Madam Vanuş, bana kendi evlilik kancama asılı ihtimallerden yalnızca birini görüp, diğerlerine gözümü kapadığımı hatırlatıyordu bana. Evlenmeseydim daha mutlu bir hayatım olabilirdi. O zaman da onun ablamla evlenebilme ihtimalinin mutsuzluğunda çırpınacaktım. İşte o ihtimalde boğulmamak için evlenmiştim Mete ile.


“Ben sadece tek bir ihtimali yaşamak istedim.” dedim.

“İhtimaller, eksik kalan bir yap boz parçası gibi biz onları kendi gerçekliğimizde yerli yerine oturtamadığımızda hayatımızdaki başka parçaları bozarlar.”


Devamını getirecekmiş gibi dudakları aralandı. Sonra vazgeçmiş olacak ki sustu. Bunu fırsat bilip sordum:


“Siz peki? Siz Arek’le bir ihtimali oturtamadınız mı kendi gerçekliğinize?”


Gülümsedi.


“Bizim durumumuz biraz daha farklıydı. Birçok ihtimal içinde biz, kendi hayatımıza uyanı seçtik.” diye cevapladı.


“Anlamıyorum.” dedim.


“Roksan hiç vazgeçmedi Arek’ten. Onun kendisini sevmeyeceğini bile bile Arek’in sırf benimle mutlu olma ihtimali ile besledi içindeki aşkı. Korkunç, yıkıcı bir aşka dönüştü onunki. Kıskançlık yakıp kül etti Roksan’ı. Ne arkadaşlığımız kaldı ne de benim tanıdığım o canlı, tatlı Roksan. Öfkeli, huysuz, hayattan hiçbir zevk almayan, başkalarının mutluluğu ile mutsuz olan bir kadına dönüştü. Sırf o daha da kötü olmasın diye Arek’in evlenme teklifini reddettim.”


“O peki?” diye sordum hemen.


“Arek evlendi mi?”


“Evlendi.” diye yanıtladı Madam Vanuş.


“Fakülteyi bitirdikten sonra Amerika’ya gitti mastır için. Sonra aynı üniversitede de okutman olarak kaldı. Orada tanıştığı çok hoş bir kadınla izdivaç yaptı. Uzun yıllar dönmedi Türkiye’ye ama bana sürekli yazardı. Size bahsettiğim Beatles plağını da bana Amerika’dan dönüşünde getirmişti.”


“Nasıl dayandınız peki madam? Sevdiğiniz adam bir başkası ile evlenmiş fakat size kendisini unutturacak imkânı da tanımamış. Belki size yazmasaymış, siz de evlenirdiniz, belki…”


Sözümü tamamlama izin vermedi.


“Yanılıyorsunuz güzel kızım. Arek’e ilk ben yazdım. Hem tebrik etmek için hem de hayatımda bu kadar önemli birini kaybetmek istemediğim için. Hayatıma uzun süreli birini dahil etmememin Arek’le de bir ilgisi yok. Evlenmedim çünkü Arek’in boşluğunu doldurmak olurdu bu. Hem kendime hem de evleneceğim kişiye bu haksızlığı yapmak istemedim.”


Madam Vanuş’la birbirimize bir aynadan bakıyor gibiydik. Hayatlarımız bir aynanın iki yüzü gibi birbirinden eksilenler ve birbirini tamamlayanlar noktasında birleşiyordu. O benim hayatımdaki ablamı, ben onun hayatındaki Roksan’ı tamamlıyordum.


“Peki Roksan?” diye sordum.


“Arek Amerika’ya gidince, Roksan da peşinden gitti tabi. Ancak orada ne oldu bilmiyorum, apar topar döndü Türkiye’ye. Ne Arek ne de Roksan bahsettiler bu konudan bana. Fakat kendini toparlayamadı uzun süre. Sonra babasının ortağının yeğeni ile bir izdivaç yaptı. İlk zamanlar iyiydi. Hatta eskisi gibi görüşmeye başlamıştık. Sık sık evlerine çağırırlardı beni. Bir süre sonra evlilikleri kötüledi. O dönem Arek’in evlendiği haberini aldığını anladım. Roksan yine buhranlı hallerine dönmüştü. Birkaç sene içinde de boşandılar. Ondan sonra da hiç evlenmedi.”


“Arek peki? Hiç vazgeçmedik birbirimizden demiştiniz”


“Arek tam yirmi yıl sonra temelli döndü Türkiye’ye. Bu zaman içinde mütemadiyen yazdık birbirimize. Eşini kötü bir trafik kazasında kaybetmişti. Üstüne bir de Alin’in hastalığının haberini alınca Boğaziçi Üniversitesi’nden yapılan bölüm başkanlığı teklifini kabul edip döndü.”


“Alin?”


“Kız kardeşi. Roksan’ın da okul arkadaşıydı aynı zamanda”


“Ah, evet hatırladım.”


“Her neyse, döndükten hemen sonra aradı beni. ‘Sana ufak bir sürprizim var ama yüz yüzeyken vermeliyim’ dedi. Ne yalan söyleyeyim; kalbim ilk tanıştığımız gün gibi hızla atıyordu. Bir gün belirledik. Boğaz’da çok şık bir balık lokantasında yer ayırtmıştı. Orada buluştuk. Ben erken gittiğimi düşünüp hayıflanırken, bir baktım ki o çoktan gelmiş.”


Sözün burasında durup, utangaç bir kız gibi elini ağzına götürüp güldü.


“Meğer o da benim gibi heyecandan saatleri birbirine ekleyerek geçirmiş günü. Masaya otururken yanındaki sandalyede bir paket ilişti gözüme. Sürprizini fark ettiğimi görünce beklemeden uzattı paketi. Bir baktım The Beatles albümü. Tek bir albümün hatırlattığı bir şarkı ve o şarkının etrafında dönen ihtimaller dolu bir hayat. Yaa işte güzel kızım, ihtimallerden bahsederken bunu anlatmaya çalışıyordum.”


Madam Vanuş’u dinlemek, bilgelikle akan abıkevserin suyundan içmek gibi şifalandırıyordu insanı. Zamanın bir ruhu olduğuna, bu ruhun hem insanı hem de hayatı terbiye ettiğine inandırıyordu anlattıkları. Roksan ve Arek’le olan hikayesini, Ringo Starr’la şu coğrafyadan kimseciklere nasip olmayan buluşmasını, sadece kendi hayatına değil; başkalarının hayatlarına da ince ince kurduğu ihtimaller zincirini dinlemek çok iyi gelmişti bana. O an içimden ablamı aramak geçti. Mete o kadar önemsiz gözüktü ki gözüme.


Aklımdan geçenleri okumuş gibi sordu Madam Vanuş:


“Ablanızın yurtdışında olduğunu söylemiştiniz. Döndü mü peki sonra?”


“Döndü. Anne ve babamı kaybettik. Ben evlendikten iki sene sonra arka arkaya hastalandılar. Ben tek başıma altından kalkabilecek gibi değildim. Zaten Mete ile de iyi gitmiyordu evliliğimiz. Sonra bir gün baktım cep telefonuma bir mesaj gelmiş. ‘Dönüyorum’, diye. İki gün sonra gelmişti. Bir kaplumbağa gibi, inanabiliyor musunuz madam? İki günde neredeyse tüm hayatını toplayabilmişti!”


Madam Vanuş ayıplar gibi bakıyordu bana.


“Belki de gerçekten öyleydi.” dedi.


“Nasıl yani?”


“Hiç olaylara bir de ablanız tarafından baktınız mı güzel kızım?” diye sordu.


“Yoo, bakmadım. Neyine bakacaktım ki?”


“Ah güzel kızım. Hiç düşünmediniz mi ablanızın da bu hikâyeden aldığı yaraları? Yaptığı fedakarlığı? Tek bir gün sormamışsınız onun nasıl hissettiğini. Sadece kendi duygularınızla sürüklenmişsiniz bir ihtimale. O da beklediğiniz gibi gerçekleşmemiş ya, neyse…Kusura bakmayın ama sizin bu yaptığınıza şımarıklık denir. Tek bir insana duyduğunuz yıkıcı tutku yüzünden hem kendinizin hem Mete’nin hem de ablanızın hayatını alt üst etmişsiniz.”


Madam Vanuş oturduğu koltuktan birden ayağa kalktı. Kızgındı. Hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyordu bana.


“Kusura bakmayın güzel kızım ama sizin Roksan’la hiç alakanız yok! Roksan benimle defalarca yüzleşti. O düştüğünde ben yanındaydım. Ben düştüğümde de o. Kardeşlik sırf bir kan bağı ile olmuyor. Sizinki olamamış. Ne yazık! Hiç düşündünüz mü ablanızın ne hallerde, ailesinden uzakta yaşadığını? Hiç düşündünüz mü Mete’ye olan hastalıklı arzunuzun sizinle birlikte herkesi yakıp yıktığını? Hiç aklınıza geldi mi ablanızın on beş yaşındayken yaşadığı aşkı geride bıraktığı? Ya da hiç eşinizle konuştunuz mu aranızdaki sorunları? Yoksa başınıza gelen her şeyi ablanızdan mı bildiniz?”


Başı dönmüş gibi hafif sallandı.


“İyi misiniz madam?” diye sordum. Tam ayağa yardım etmek için kalkacaktım eliyle durdurdu beni.


“İyiyim. Siz de iyi gözüküyorsunuz.” dedi.


Kibarca kapıyı gösteriyordu bana. Son söylediklerine cevap veremeyecek olmak üzmüştü beni. Oysa daha fazla anlatmak istiyordum kendimi. Ne yazık ki o fırsatı bulamadım.


Madam Vanuş safi nezaketle ağırladığı evinden, nezaketle ve ağır bir yükle uğurladı beni. Kapıdan çıkarken rugan terlikleri çıkardım ayağımdan önce, sonra ilk başta misafirliğe uygunsuz bulduğum duygularımı.


Kendi evime girdiğimde yoğun bir soğan kokusu sarmıştı her yeri.


Camı açmak için salon penceresine gittim hemen.


Bir adam bağırıyordu sokakta.


“Şermiiin! Ulan aç kapıyı!"


“Defol Allah belanı versin” diye çınladı Şermin'in sesi sokağın gecesinde.


Apartmanın tam karşı duvarında “Hayırlısı be gülüm” yazıyordu.


Gülümsedim.

Gözlerim doldu.

Cümlenin içindeki kırgınlık canımı sıktı.


Cep telefonumun rehberinde “Ablam” yazan isme bastım.


〰SON〰

2,382 görüntüleme12 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör