SÖYLEŞİ, Dada Kitap- Hakan Özbek “Bizi biz yapan şey aslında kayıplarımız.”

En son güncellendiği tarih: 21 Ara 2020


Beril Erem’in Ruhdanlık adlı öykü kitabını aslında epeyce bir zaman önce okumuş ve çok keyif almıştım. Ardından ise bir söyleşi için hazırlıklar yapmış ancak yakama yapışan hastalıktan bir türlü kurtulamamıştım. Geç de olsa Beril ile randevulaştık ve Kadıköy’de, Bina’da bir araya geldik. Bir yandan Bina’nın bahçesinde bir şeyler içerken bir yandan da sohbet etmeye başladık.


O kadar keyifli bir sohbet oldu ki, sanki yıllardır tanışık olan ancak bir türlü bir araya gelemeyen iki dostun sohbetinin insanda bıraktığı etkiyi bıraktı bende. Ruhdanlık gerçekten insanın yüreğine dokunan bir kitap ve Beril de gerçekten sohbetine doyum olmayan bir yazar.


Yazdıkları üzerine konuşurken gözlerindeki o parıltıdan samimiyetini anlıyorsunuz. Ve okurlarına bir müjde; yeni bir kitap daha geliyor!


Sözü daha fazla uzatmadan sizleri Beril Erem söyleşisiyle baş başa bırakıyorum.

Yazmaya nasıl başladınız?

Yazmaya aslında çocukken çizerek başladım. Annem ve babam devlet memuruydu. Annemin çalıştığı dairede büyük maaş bordroları vardı. O maaş bordrolarının arasında kalan düz, beyaz, büyük kağıtları bana verirlerdi ve onlara, Devlet Malzeme Ofisi’nin kalemleriyle resimler yapardım. Kağıt o kadar büyüktü ki, masa boyutunda. Ben sayfanın solundan başlardım hikaye anlatmaya ve sayfanın sonunda o hikayeyi bitirirdim. Aslında onlar resimli hikayelerdi. Daha sonra yazının farklı türlerinde de yazdım… İlk öykümü on üç yaşımda, İngilizce olarak yazdım. John Buchan’dan The 39 Steps’ten feyz alarak yazdığım bir öyküydü. Yazı hep hayatımda vardı bu anlamda ama hiçbir zaman yazar olmayı düşlemedim. Bir de anne ve baba memur olduğu için, daha ayaklarımın üstünde durabileceğim bir meslek seçmemi istediler.

Memur ailelerde çoğunlukla böyle bir şey vardır.


Aynen. Yazarlık, resim, heykel ya da tiyatro… Çoğu ailede bunlar meslek olarak görülmezdi. Asıl mesleğinin yanında, yapılması insana hoşluk katan hobiler olarak algılanırdı. Ben çocukken ressam olmayı daha çok istiyordum. Ama sonunda işletme okudum. Daha sonra uzun yıllar uluslararası bir şirkette pazarlama iletişimi yöneticiliği yaptım ama yazı hep hayatımda oldu. Pazarlama iletişimi yöneticiliği yaptığım dönemde de yaklaşık dört yıl bir dergide köşe yazdım. Öykülerimi yine yazıyordum. Sonra kurumsal hayattan sıkılıp, “Ben artık hayatımı yazmaya vakfedeceğim” dediğim bir dönem oldu ve ondan sonra da bütün vaktimi çocuklarıma ve yazmaya ayırdım.

İngilizce bir öyküyle ödül kazandım dediniz? Peki o süreci bize anlatabilir misiniz?


Dediğim gibi hep bir şeyler yazmaya meraklıydım ve hayal gücü çok yüksek bir çocuktum. Bu da biraz yaşadığım ortamla ilgili. Hikâye biriktirmeyi çok severdim. Orta okulda koleje girdim. Annem babam memur dediğim gibi. Adnan Kahveci bursuyla kolejde okumaya başladım fakat babam bana kolejin ilk günü dedi ki; “Kızım senin orta okuldan sonra böyle bir kolejde okuma şansın yok. Çünkü böyle bir durumumuz yok. Sen İngilizce’yi burada öğrendin öğrendin. Başka bir şansın olmayacak” Çok hırslı bir çocuktum. Dile de çok yatkındım. İngilizceyi çok severek öğrendim ve konuştum. Okulda da çok başarılı bir öğrenciydim ve İngilizce kompozisyonlar, denemeler yazıyorduk. Öğretmenim bir gün dedi ki, “Beril okulda İngilizce bir öykü yarışması düzenlenecek. Sen de bir öykü yaz”. “Peki” dedim. O dönemde bütün kitapları İngilizce okuyorduk. Mesela John Buchan, Agatha Christie, Emily Brontë… Benim de en sevdiğim yazar ve kitap John Buchan’dan The 39 Steps idi. Ondan feyz alarak bir polisiye yazdım. Marsilya’da, içinde köpekbalıklarıyla dolu bir havuzu olan kocaman bir yük gemisinin içinde geçiyor hikâye. Bir bilim adamının kaçırılması ve onun öldüğünü düşünen kızının babasının hayatta olduğuna dair bir ipucu yakalamasıyla başlayan ve onun peşine düştüğü bir aksiyon macera. O öykü okul sınırları içinde bir ödül aldı. İlk öykümü öyle yazdım ve bundan hep gurur duyarım; yazdığım ve ödül alan ilk öyküm İngilizce diye.


Sonralarında da polisiyeye olan ilgim devam etti. Yazarken heyecan, macera unsurunu içinde barındıran öyküler yazmayı sevdim. Sonra bir dönem, ergenlik döneminde, şiirler başladı. Özellikle üniversite döneminde Cumartesi Anneleri’nden çok etkilendiğim için, annelere, kayıplara, Cumartesi Anneleri’ne yönelik şiirler ve denemeler yazıyordum.

Öykülerinizde çok samimi bir dil var. İlk öyküde özellikle geçmişe dair anılarım gözümde canlandı. Benim de anneannem ile iyi bir ilişkim vardı ve o hatıraları hatırladım. Diğer öyküler ise insan olmak üstüne çok fazla düşündürdü beni. Ruhdanlık kitabında yer alan öykülerde insana dair her şey var diyebilir miyiz?

Evet, insana dair her şey var. Özellikle de kayıplar. Çünkü bizi biz yapan şey aslında kayıplarımız. Burada sadece insan kaybından bahsetmiyorum. Büyürken özellikle güvenimizi kaybediyoruz, sevme yeteneğimizi, saygımızı kaybediyoruz bazen de. İşte bu kayıplar neticesinde hayat içinde yoğruluyor ve şekil alıyoruz. Öykülerimde de hikâyenin sonu aslında yeni bir başlangıca yol alıyor. Çünkü hayat da öyle. Kayıplardan sonra her şey bitmiyor. Bir şekilde ruhumuz, fikrimiz evrilerek, farklı bir insana dönüştürüyor bizi. O şekilde hayatımızı idame ettiriyoruz. O yüzden öykülerimde de ben bu meselenin üzerinde çok durdum. Her öyküde her karakterin bir kaybı var. Farklı farklı kayıplar bunlar. Kimi aklını kaybediyor, kimi evladını kaybediyor, kimi sevme yeteneğini kaybediyor. Dolayısıyla biz bu kayıplardan sonra neye dönüşüyoruz, nereye evriliyoruz meselesi var.

Bütün ana karakterleriniz kadın yanlış hatırlamıyorsam. Öykülerinizde yine kadına dair şiddeti görüyoruz çeşitli şekillerde. Türkiye’de de son dönemde çokça haberlerde görüyoruz ya da çevremizde duyup şahit oluyoruz. Ancak öykülerde okuyup karakteri benimsediğinizde sanki o durumu daha iyi idrak ediyoruz. Bu öykülerdeki kadın hallerine dair gözlemleriniz nelere dayanıyor? Sokaktan insanlara mı, haberlere mi yoksa daha farklı mı?


Kesinlikle. Kadın halleri üzerine düşünen bir yazarım ben. Kadınların gördüğü şiddet, sadece fiziki şiddetten bahsetmiyorum. İş yerinde karşı cinsten gördükleri ya da toplum içerisinde giyimleri, oturup, kalkmaları, gülmelerine kadar varan, onları küçümseyen, yok sayan toplumsal bir hareket var gibi. Sadece eril de değil, kadınların kadınlara uyguladığı şiddet de var. Yazarken de karakterin zihnine ve nasıl hissettiğine odaklanmaya çalışıyorum.


Bir de Kadın Cinayetlerini Durdurma Platformu üyesiyim. Bu noktada da elbette o platformda yaşanan, alınan haberler var. Zaten hiçbir haber portalını okumasak bile karşılaştığımız, bir şekilde önümüze çıkan şiddet görüntüleri var. Dolayısıyla bunlar beni çok etkiliyor. Burada empati değil de sempati duyuyorum sanırım. O insan gibi hissedebiliyorum ve çok üzülüyorum. İçimdeki bu hisler de yazıya dökülürken daha samimi oluyor demek ki.


Ruhdanlık ilk kitabınız. Ancak kitaba gelene kadar sizin çocukluktan başlayan bir yazma faaliyetiniz var. Çeşitli mecralarda, SenVeBen’de yazılarınız devam ediyor. Bu mecralardaki yazma sürecinin Ruhdanlık’ın ortaya çıkmasında bir etkisi oldu mu?

Şöyle, ben uzun zamandır yazıyorum. Yazan bir insandım ama arenaya çıkmam biraz geç oldu. Bu, biraz da yazı içerisinde pişme ihtiyacıyla ilgili. O ihtiyacım tamamlandıktan ve doyduktan sonra kitabın yayımlanması sürecine geçildi.


SenVeBen’de yazmamın da şöyle bir katkısı oldu kitabın basılma sürecinde; bir kere orada görünür oluyorsunuz hikayelerinizle, öykülerinizle. Dolayısıyla kendine güven zincirini bir orada kırıyorsunuz. Ben bunları yazıyorum ve paylaşmaya hazırım noktasıdır o. Daha sonra iyi yorumlar geldikçe, tamam ben bu noktada yürüyebilirim, bu kitabı basabilirim duygusunu yaşadım. O şekilde kitabın yayınlamasına, daha doğrusu bir yayıneviyle paylaşmaya karar verdim.


O halde bir kitap vardı zaten?


Evet. Tamamlanmış, basıma hazır bir kitabım ve ikinci kitaba yetecek kadar da öyküm vardı. Sadece, en büyük korkum; bir yazar olarak görünür olmaktı. Çünkü, o görünürlük size başkaları tarafından eleştirilme, değerlendirilme şansı veriyor. O biraz korkutucu bir şeydi benim için. Çünkü kadına şiddeti yazıyorum, tecavüzü yazıyorum, pedofili yazıyorum… Bunlar çok hassas noktalar bizim toplumumuzda. Bir de tasvir görgüsüzlüğü yapmadan, doğru noktalarla aktarmak ve insanların canını acıtmamak, hassas noktalarına çok basmamak gerekiyor. Çünkü sizin daha önce yazdıklarınızı okumamış olup da sizi sadece Beril olarak tanıyan insanlar şunu düşünüyorlar, “Bunları acaba o mu yaşadı?”, “Yaşadı da mı yazdı?”. Bunları bir hayal gücünüzün armağanı olarak düşünmüyorlar da sanki yaşanmış bir şeyin çıktısı olarak düşünüyorlar. Bu da beni engelleyen, korkutan bir noktaydı ilk başlarda ama artık bunların hepsi geçmişte kaldı.

Pişme süreci eleştiriyi kaldırabilmek mi yoksa yazın anlamında bir pişme mi?


Yazın anlamında bir olgunlaşmadan bahsediyorum. Tabii bunun en birincil kaynağı okumak. Ben hep söylerim; okumak zihinsel bir yazın türüdür. Çünkü siz okurken farklı pencereler açıyor ve araştırıyorsunuz. Ben kelime hassasiyeti olan bir yazarım. Ruhdanlık diye bir kelimenin ortaya çıkması da yine böyle bir şeyden doğdu. Sözlük çok okuyorum. Kelimelere hâkim olmayı seviyorum. Sadece kelimelerin anlamına değil, etimolojik kökenine de bakıyorum. Bir de farklı yazarları okurken farklı biçemleri de araştırıyorum. Örneğin “Terapi” baktığınız zaman bir öykü değil, bir diyalog aslında. Ama onu oraya koyma cesaretini gösterebilmem, tamamen bu pişme süreciyle alakalı.

Bir yazınız yayımlandığında insanlar sizi eleştirilebilir olarak görüyor çünkü ortaya bir şey koyuyorsunuz. Bu eleştiri alma sürecinde sizi korkutan bir durum oldu mu? Ya da ilk süreçte aldığınız eleştiriler, yorumlar sizi ateşledi mi?


Evet, ateşledi. Ben kötü bir yorum almadım. Yazdıklarımla ilgili hep iyi yorumlar aldım. Çok destekleyen yorumlar aldım. İlk başlarda Uykusuz Klavye mahlasıyla yazıyordum ve belli bir kitlem vardı. Onlardan, “Tamam, artık ben Beril Erem olarak da bunları paylaşabilirim” hissiyatını aldıktan sonra ateşlendim. Artık yazdıklarımı kitaplaştırabilirim dedim.

Lal öyküsü büyük bir sıkıntıyla okuduğum öykülerden birisiydi. Bu topraklarda kadın olmak üzerine çok fazla düşündüm. Bir kadın için bu topraklarda bir şeyleri geride bırakmak ve hayatına devam etmek daha zor. Sizin de dediğiniz gibi sadece erkeğin kadına yaptığı baskıyla değil, kadının kadına yaptığı baskı da çok fazla. Bir anlamda bu öykünün Türkiye’deki kadın-erkek ilişkilerine bakışı yansıtıyor diyebilir miyiz?


Şimdi biz bulunduğumuz habitattan bakıp konuşuyoruz ama bir de bulunduğumuz ortamın dışında yaşayan insanlar da var. Coğrafyası farklı, geleneği, göreneği farklı…Ama bunlar kader değil elbette. Kaderi belirleyen en önemli faktör bence eğitim. Mahalle baskısı dediğimiz şey asıl eğitimin olmadığı, eğitimli insanların yetişme ihtimalinin ortadan kaldırıldığı yerlerde geçerli bence. Buralarda kadınların daha edilgen olduğunu düşünüyorum. Fakat bu edilgenliğin içinde bir de sosyal medya baskısıyla farkındalıkları artan kadınlarımız da var. Bu noktada, sen biraz önce çok güzel bir şey söyledin, yaşadıklarını geride bırakmakta daha zorlanıyorlar. Evet, zorlanıyorlar ama mecbur da bırakılıyorlar. Bu oldu bitti, hamile kaldın, çocuğu aldırdık, kimse duymayacak, tamam bu bitti. Ama kadın için bitmiyor. Kadın için o süreç ve acı devam ediyor. Fakat dediğim gibi, daha küçük ve mahalle baskısının fazla olduğu yerlerde, kadın bir şekilde onu içine gömüp, artık farklı noktalara yönelme gücünü kendinde buluyor, bu anlamda da kadınların çok güçlü olduğuna inanıyorum. Bizim şiddet konusunda tek güçsüz yanımız çok umut dolu varlıklar olmamız. Hayatımızdaki insandan şiddet görsek bile düzeleceğini umut ediyoruz. İşte, tamam bu bir seferlik oldu ama bundan sonra düzelecek. Bu bana şöyle bir yalan söyledi ama eminim bir daha söylemeyecek umudunu taşıyoruz çünkü seviyoruz. Hep bir bağlılık hissediyoruz. Tabii bu noktada hayatını kendi kazanan, ayakları üzerinde duran, ne istediğini bilen kadınları belki daha farklı bir yere koymak lazım. Onlar kestirip atma ve gemileri yakma noktasında daha özgüvenliler.

Kimi öykülerde karaktere bir özlem hissediyoruz. Bazen ana, bazen yan karaktere bir özlem… Bu sizce neden kaynaklanıyor? Öykünün samimiyetinden mi, dildeki samimiyetten mi?


Belki benim özlemlerimle de alakalı olabilir o. Çünkü yazar yazarken bir şekilde kendinden bir şeyler katıyor metne. Duygusunu katıyor, özlemini katıyor ya da nefretini, öfkesini de katıyor. Örneğin Lades öyküsünde öyle. Beni anneannem büyüttü gerçek hayatımda. Ve anneannem ile çok farklı bir ilişkim vardı, dolayısı ile bir anneanne torun hikayesinde, kendi anneanneme olan özlemimi yansıtmış olmam normal. Bu bağlamda gerçeklikle çok paralel giden bir öyküdür o. Sızı öyküsünde de, acı bir öyküdür, gördüğüm kötü bir kabusu yazdım ben. Çünkü öyledir ya, insan bazen en korktuğu şeyi kâbus olarak görür. Benim de en korktuğum şey çocuklarımı kaybetmek. O öyküyü o duygularla yazdım. Gördüğüm kabusta hissettiğim duyguları bire bir yansıttığım, acısını içimde hissettiğim bir öyküdür. Ruhdanlık öyküsü de öyle. Ruhdanlık’ı en sona koymam öykü olarak bir toparlayıcıydı, bir sondu. Kitabın bir sonuydu. Çünkü Ruhdanlık bütün o kayıplarımızı, özlemlerimizi, iyi taraflarımızı farkına varmadan bıraktığımız, bırakmak zorunda kaldığımız soyut, subjektif bir mekân.

Aslında Ruhdanlık’tan kastınızı da soracaktım. Madem konusu açılmışken sorayım, bu kelime nasıl çıktı?


En çok gelen sorulardan biri bu. Ruhdanlık nasıl çıktı? Çünkü Ruhdanlık diye bir kelime yok esasen. Bir durum öyküsü ve karaktere odaklanan bir öykü. Oradaki karakterimiz ruhsal yetersizlikten kaynaklanan bir ihtiyaçla, başkalarının sevgi, güven, huzur, neşe gibi iyi duyguları ve mutlulukları ile beslenen, hayatında tek bir şeye bile bağlılık göstermemiş, kişilik kazanma savaşı vermemiş bir karakter. Vardır ya öyle insanlar, iyi enerjimizi sömürenler insanlar, bu da öyle bir insan. Fakat hikâyenin bir yerinde karakterin kendisiyle hesaplaştığı bir an yaşanıyor. Kötü bir insan olduğunu ve içindeki boşlukları kabullendiği an. İşte o anı yazarken, benim var olan kelimelerle dolduramayacağım bir boşluk ve bir ihtiyaç hasıl oldu. O paragraf da şöyleydi:


“Girdabıma yeni bir boşluğu katık yapmışım gibi, mazeret üstüne mazeret, yalan üstüne yalan, kime nerede hangi yalanı söyleyeceğimi unutacak kadar, kendimi de unutarak. Varlığım varlığına… Ruhum ruhdanlığa… Armağan olsun.”


Artık orada, dolduramadığı boşlukların üstüne yeni bir boşluk daha geliyor, birini kaybediyor ve kaybetme nedeninin kendi yaptıkları olduğunun da farkında. Ama bunu kabulleniyor. Ben buyum, yapabileceğim bir şey de yok, o zaman eyvallah deyip, varlığım varlığına, ruhum da ruhdanlığa armağan olsun deyip orada kapatıyor kendisiyle hesaplaşmayı. İşte o “ruhumu” kısmını yazdım, ruhum bir şeye armağan olsun. Neye ama? Yani ne diyebilirim, soyut bir şey demek istiyorum. Cennete, boşluğa… olmadı. Bir şekilde bulamadım. Sonra dedim ya kelimelerin etimolojisiyle çok ilgileniyorum diye, ara vereyim dedim. Gittim bir çay koydum çaydanlığa. Şimdi çaydanlık kökeni Farsça bir kelime ve ‘çaydan’ geliyor. -dan eki geldiği zaman, içine çay konulan kap. Ruhu bir şeyin içine koymak istiyorum ben ama subjektif bir şey olsun istiyorum. Tamam dedim, o zaman Ruhdanlık. Baktım yazınca hoşuma da gitti ruhdanlık kelimesi. Bütün diğer hikayeleri kapsayıcı bir tarafı da var. Çünkü diğer öykülerde de karakterlerin yaşadıkları kayıplar var ve herkes ruhundan bir parça kaybediyor. Ancak hayat devam ediyor. Sonunda, o ruhdanlık orada kalsın dedim. Öyle çıktı kelime.

Kitap öncesindeki yorumlar beni teşvik etti demiştiniz. Birçok söyleşide okurlarla bir araya geldiniz. Robinson Crusoe 389’da, Gergedan Kitabevi’nde… Bu söyleşilerde tepkiler nasıldı?


Eleştiri almadım ama bunu her şeyi güzel yaptım manasında söylemiyorum. Zaten bizim insanımız topluluk içinde eleştiri vermeye çok yatkın değil, biliyorsunuz. O noktada hep güzel şeyler söylendi ama beni en çok etkileyen, hiç tanımadığım insanların kitabımdan pasajlar okuyup, aynı şeyi mi düşündük diye sormaları. Bu çok önemli benim için, çünkü anlaşılabiliyor olmak yazmaktan daha önemli gerçekten.

Zaten yazarın en büyük sıkıntılarından biri o herhalde. Çünkü yazıyorum ama insanlar benim anlatmak istediğimi anlayacak mı ya da iyi ifade edebilecek miyim diye bir kaygı duyuyor sanırım yazar.


Sonuçta Nabokov değilim ben. “Anlayan anlar, anlamayan aptaldır” diyebilecek noktada değilim. Ama zaten herkesin de yaşadığı duygular ve travmalar bunlar. O yüzden anlaşılır yazdığımı biliyorum ama bu daha ilk kitabım benim ve çok duygu yoğun bir kitap. Bundan sonra nasıl olur bilmiyorum.

O zaman şunu sorayım; yeni bir kitap için çalışıyor musunuz?


Evet, çok uzun zamandır. İki senelik bir süreci var onun da.

Şu an ne boyutta, ne zaman okurla buluşabilir? Bize biraz bilgi verebilir misiniz?


Bir dönem hikayesi yazıyorum. Yeni kitap roman olacak, öykü değil. Şöyle bir planım var benim; bir öykü bir roman, ardından yine bir öykü bir roman olarak planladım yazarlık serüvenimi diyeyim. Ve bu noktada da ikinci kitabımı, ilk romanımı yazıyorum. Çok uzun süredir üzerine çalıştığım bir roman. O dönemle ilgili araştırmalarımı, okumalarımı yaptım, taslağını bitirdim, şimdi artık yazmaya başladım. İlk bölümü yazdım, bitti. Bununla ilgili de kendime bir hedef koydum. Nisan ortası gibi yazma işi bitecek. Yani son okumaları da bitecek ve yayınevine teslim edilecek hale getirilecek. İnşallah yaza yetişecek ama olmazsa da eylül, ekim.

O zaman Beril Erem’den yine bir şeyler okuyacağız?


Evet, evet. Bu arada tabii hala her ay SenveBen’de öykü yazıyorum.

Peki neleri okuyorsunuz?


Ben öykü yazmayı sevdiğim kadar dığım için öykü okumayı da çok seviyorum. Şebnem İşigüzel’i okumak büyük keyif veriyor bana. Adalet Ağaoğlu’nu çok seviyorum. Sabahattin Ali, Ayfer Tunç, Sait Faik, Turgut Uyar, Selçuk Baran, Bora Abdo, Jale Sancak, Murat Gülsoy… Onun dışında şu sıralar Jale Parla’nın araştırma yazılarını okuyorum. Mesela Jale Parla’nın “Don Kişot’tan Bugüne Roman” beni çok besleyen bir kitaptı. Onun dışında Gülten Akın şiirlerini okurum ve severim. Aslında şöyle; dönem dönem farklı yazarlara ilgi duyup, onların eserlerini tüketmeyi seviyorum diyebilirim. Mesela, Nabokov ve Kafka dönemimdeyim şu sıra tekrar.

Son olarak okurlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Bir kitabı okumanın, o kitabın yazarı ile okuru arasında gizli ve zamanla da derinleşen bir bağ oluşturduğuna inanıyorum. Diliyorum hem Ruhdanlık ile hem de bundan sonraki yazın hayatımda ben de bu bağı daha çok okuyucu ile kurabilirim. Ruhdanlık’ı okuyan, kıymetli yorumlarını paylaşan herkese selam olsun.



2 görüntüleme0 yorum

Aklınızdakileri Benimle Paylaşın

© 2020 by Uykusuz Klavye. Created By Featdoor​